Tüketirken Tükenenler
* Zamanımızda aşırı tüketimin eleştirildiği ve neyin ihtiyaç olduğu, neyin ihtiyaç olmadığı konusunda ciddi tartışmalar var. Bu tartışmalar kapitalizmin ve uygarlıkların ontolojik olarak yıkıcı temellerinin sorgulanmasıdır. İhtiyaçların farklılaşmasını, mülkün ödüllendirme sistemi, insan doğası, sosyal muhitler, alışkanlıklar temelinde ve refah dönüşümü paralelinde ele alınmalıdır.
* Tüketim ekonomisi aşmasında ise vergiler yükselir, kazançlar lüks masraflara gider, pazarlardaki mallar azalır ve pazarlara kesat gelir. Şehirlerin sosyal muhitinin değerleri lüks ve refahla biçimlenir. İsraf artar, paralar üretici işlere çiftçilik, sanat ve ticaret gibi tabii geçim yollarına değil, makam ve mevkilere tabii olmayan geçim yollarına ve üretici olmayan harcamalara, düğünler ve törenlere, saray ve saray bahçelerine gider. İnsanlar diğer insanlarla lüks için ve bu türden durumlar için iletişime geçerler. İki dünya saadetinin dengesi bozulur, insanlar zevk u sefaya dalarlar. Hükümdarlar, tek başına mülke sahip olurlar, halkın, makam ve mevki görevlilerinin elindeki servetleri çekip alırlar, bunları kendilerine tahsis ederler. Gelirler giderlerine yetmez, lükse dayalı refah giderlerini karşılayamazlar. Refah bu şehirlerin rızkı bitmiştir. Artık ihtiyaç içinde kalırlar. Tekrar ihtiyaçlar ekonomisine dönerler. Refahın güçlü olması ve güçlü kalabilmesi için insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması ve refahın topluma adil bir şekilde dağıtılması gerekir. Gelirlerin üretici işleri ve tebaaya geri dönmesi refah ekonomisinin temel ilkesidir. Diğer taraftan gelirlerin lükse gitmesi, ekonomiyi arzu ekonomisine dönüştürür. Yeniden dağıtım rejimi lükse dayalı arzularla şekillenir, böylece yıkıcı bir meleke ortaya çıkar. Bu artık temel ihtiyaçları karşılamaya alışmış bir melekenin hâli değildir. Bu yıkıcı durum ihtiyaçlarını orta düzeyde karşılamaya alışmış refahın insan doğası da değildir. Alışkanlıklar, temel ihtiyaçlar ve refah ihtiyacı üzerinden inşa edilmez. Bu hem bireye hem de topluma zarar veren arzular ve lüks tüketim üzerinden inşa edilmiş bir alışkanlıktır. İnsan lüks ve zevk alışkanlıklarıyla bir arzu makinesine dönüşür. Ekonomi de mülkün etrafında inşa edilmiş olan sosyal muhitin etkisiyle arzu makinesine haline gelir. Alışkanlıklar aklî ve rasyonel değildir. Alışkanlıklar onun kaderidir. Çok yemek, aşırı tüketim ve aşırı lükse yönelmek helak edicidir. İnsan bunu idrak edemez. İsraf, haddi aşan tüketim, haddi aşan lüks tüketim hem insanları hem de refahı telef eder.
* İyi insan ve mükemmel bir toplum için mülkün devletin ödüllendirme sistemi önemlidir. Ödüllendirme sisteminin bozulması ile ahlaki bozulma arasında paralellikler söz konusudur. En iyi ekonomik rejim, gelirin üretici sınıflar üzerinden adil ve eşitlikçi dağılımını öngören, herkesin temel ihtiyaçlarının karşılandığı refah ve bolluk ekonomisidir. Gelirin vergiler yoluyla tek kişinin elinde toplanması ve oradan itaat temelinde makam ve mevkiler üzerinden yeniden dağıtılmasının yıkıcı sonuçları vardır. Bu yeniden dağıtım rejimin üretmeden tüketmeye alıştıran, lüks tüketimi alışkanlık haline getiren ve bunlardan vazgeçemeyen bir toplum ortaya çıkardığı söylenebilir. Refahın ve gelirin, mülkün ve dar çevrenin elinde dolaşımı, üretici olmayan harcamalara ve haddi aşan tüketime ve haddi aşan lüks tüketime gitmesine neden olur ve nihayetinde bu rejim toplumu yok eder. Üretmeden tüketmeye, aşırı tüketime, haddi aşan lüks tüketime alışmış insanın ve toplumun doğası tüketmek ve yok etmektir. Bunların neyi yok ettiği zamana ve mekâna göre değişebilir.
* İnsan ve toplumun güçlenmesi ve varlığını sürdürebilmesi için dayanışma, temel ihtiyaçlar ve güvenlik gibi 3 kalıcı ve evrensel ihtiyacın sürekli olarak karşılanması gerekir. Tüketmeye ve yok etmeye alışmış insanın, mülkün ve toplumun doğası dayanışma, güvenlik ve temel ihtiyaçları gibi herkesin iyiliği için zaruri olan evrensel gereksinimleri görmemezlikten gelir. Onun rehberi, bilgisi ve inancı alışkanlıklarıdır.
Çünkü ne de olsa insan alışkanlıklarının oğludur. Alışmış olduğu şeyler onda bir meleke ve bir insan doğası ortaya çıkarır. Hayata sadece kendi alışkanlıklarından bakar. Hatta kendi alışmış olduğu şeylerin mutlak, evrensel bilgi ve evrensel insan doğası olduğunu bile iddia edebilir. Alışkanlıklar insanların ve toplumların yazgısıdır.
* Sonuç olarak, Muhafazakâr kesimin, 1980’lerden itibaren tüketim toplumunun değerleriyle bütünleşmeye başlaması ve yaşadığı ideolojik ve kültürel dönüşüm, bugün gelinen noktada farklı bir seyir izlemeye başlamıştır. Sadece tüketmenin değil; tükettiğini gösterme bilincinin de giderek yaygınlaştığı bu yeni süreçte, gerek din gerekse dindarlık konusu daha tartışmalı ve karmaşık bir hâl almaya başlamıştır. Bu durumun gelişmesinde ekonomik, siyasal ve kültürel faktörler etkili olduğu kadar, sosyal medyanın da payı bulunmaktadır. Günümüzde, dijital ortamdan uzak kalmak, eksiklik olarak nitelendirilirken; kişinin sosyal medya platformlarında kullanıcı hesabının olmaması ise, var olmayanın yok kabul edildiği anlayış içerisinde değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bu zamanlarda, sayıları sürekli artış gösteren sosyal paylaşım siteleri, muhafazakâr kesimi de etkilemektedir. Farklı anlam dünyalarına sahip olan sosyal medya ve dinin tüketim ekseninde birleşimi, ortaya farklı görünümlerin de çıkmasına sebebiyet vermiştir. Yeni medyanın etkisi sadece dindarlık boyutunda kalmamakta, dine ve onun değerlerine de yönelmektedir. Böylece, yeni medyanın piyasa ekonomisini önceleyen, içine aldığı öğeleri kültürel boyutuyla da etkilemesi sonucunda, dinin ve dindar bireylerin sanal ortamlardaki varlığı ile görünümü, tüketim üzerinden çalışılması gereken önemli bir konu haline gelmektedir.