DİNLEME SANATI
Bir kuşun ötüşü, kırılan bir dalın sesi, denizin dalgaları… Bir dinleyen olmadan mı konuşuyor doğa, kendi kendine?
Epiktetos, “Bir güzel söz söyleme sanatı varsa, bir de güzel dinleme ve anlama sanatı vardır” diyor.
Dinlemek!.. Dinlemenin bir sanata dönüşmesi için dinleyenin nasıl bir çaba göstermesi gerekir? Eğer bir şey sanata dönüşmüş ise o halde öğrenilendir. Dinlemek öğrenilebilir mi? Kimi dinleriz? Ne için dinleriz?
Kulak kabartmak… Kulak vermek… Kulak kesilmek… Kulak misafiri olmak… Kulak asmak… Kulak çekmek… Kulaktan kulağa…
Söyleyen avcı mıdır, dinleyen av mıdır? Bhagavat Gita’da şu sözü hatırlıyorum: “Kulaklarım yaşam veren sözlerini dinlemeye hiçbir zaman doyamayacak.”
Dinlemek de konuşmak gibi aktif bir eylemdir. Kim veya ne olursa olsun nasıl dinlediğimiz ile ne anladığımız arasındaki korelasyon, düşünce, duygu ve bilinç dünyamızı yeniden ve yeniden üretiyor. Tat almak gibi dinlemek de zihin dünyamızda farklı ayak izleri bırakıyor. Binlerce kuş sesi içinde kanaryanın veya bir sakanın sesini ayırt edebiliyoruz, ya da bir yaban örneğini vuran silahın sesini. Her ses, kendi bilgisini aktarıyor varlığımıza ve varoluşumuza. Dinlemek bir havuzu doldurmak niteliğine bürünüyor. Havuz abur abur cubur la mı doluyor?
Bir kuş sesi veya annemizin çocukken bizi eve çağırma sesi, ya dersteki öğretmenimizin sesi veyahut da bir konferansta dinlediğimiz insanların sesi; bir taşıyıcı olarak bize kendimizi yeniden ve yeniden üretebilecek sözsel yapı taşları taşıyor. Bir iletken olarak ses, konuşmayı aynı zamanda dinlemeye de dönüştürüyor.
Dinlemek, sonrasında konuşandan bağımsız, dinleyeni, dinledikleri “şey”lerin doğasıyla bütünleştiriyor. Bu bütünleşme iki türlü olabiliyor: Ya dinlediğimizden uzaklaşıyoruz, ya da dinlediğimizle yakınlık kuruyoruz. Hangi biçimde olursa olsun, Epiktetos’un “güzel dinleme ve anlama sanatının var olduğu” savı, böylece kendini gerçekleştiren bir ifade biçimine dönüşüyor. Doğamıza uyanları dinlediğimizde onların doğasıyla bütünleşiyoruz, doğamıza uymayanları dinlediğimizde onlardan uzaklaşıyoruz. Dolayısıyla sanata dönüşmüş olan dinlemek, daha ilk anda bize doğa ve doğamızla uyum çerçevesinde iyi olan ile iyi olmayanı, faydalı olan ile faydalı olmayan ayırt edebilme yetisi kazandırıyor. Anlam da en temelde ayırt edebilme gücümüzde değil mi?
Öyle ki, bu ayırt etme gücü, bir yaban ördeği ile bir tüfeğin sesinin aynı doğa içinde bize söyledikleri bağlamında, ölüm ile yaşam arasındaki anlamın daha çok dinlenerek kavranabileceği olgusuna yaslandığını göstermesi açısından değerlidir.