Tüfek, Mikrop ve Çelik: Tarihin Gizli Anahtarı
Coğrafya kaderdir
Diamond’ın üzerinde en çok durduğu konulardan biri coğrafyadır. Türkiye’de de bazı tarihçilerimizin dile getirdiği “coğrafya kaderdir” sözünü hepimiz biliriz. Kitap, bu sözün ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Dağların uzanışından iklime, tarımdan hayvancılığa kadar her şey coğrafyanın etkisi altındadır. Coğrafya, milletlerin kuruluşunda belirleyici rol oynamış; elverişli bir konumda yaşayan toplumları, dezavantajlı olanların bir adım önüne taşımıştır. Hatta hastalıklara karşı kazanılan direnç bile yaşanılan bölgeye göre farklılaşmıştır.
Tüfek
Kitabın ikinci ana başlığı ateşli silahlardır. Bu silahların temelinde barutun keşfi yatar. Barut ilk olarak Çin’de, yaklaşık 9-10. yüzyıllarda ortaya çıkmış, ilkel ateşli silahlar da bu temel üzerinde gelişmiştir. Modern anlamda tüfeklerin ise Avrupa’da, 14. yüzyıldan itibaren gelişmeye başladığı kabul edilir. Bu icat, sömürgecilik ve kolonizasyon çağının başlamasında önemli bir rol oynamıştır.
Mikrop
Mikroplar insanlıkla birlikte var olmuş, insanla birlikte evrilmiştir. Burada da belirleyici olan yine coğrafyadır. Avrasya toplumları binlerce yıl boyunca hayvanları evcilleştirmiş, bu hayvanlardan geçen hastalıklara karşı zamanla bağışıklık kazanmıştır. Diğer bölgelerin coğrafi ve iklimsel koşulları ise hayvanlarla iç içe yaşamaya o kadar elverişli değildi. Sömürgeci kâşifler yeni kıtalara adım atarken yanlarında bu mikropları da taşıdılar ve yerli halklar, bağışıklığı olmadıkları hastalıklar karşısında çaresiz kaldı.
Çelik
Demirin ilk örneklerini M.Ö. 1. binyılda, Demir Çağı’nda görürüz. Zamanla geliştirilen bu malzeme savaşlarda kullanılmaya başlandı. Ancak asıl yaygınlaşma 1850'lerden sonra yaşandı; 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında ise seri üretime geçildi. Bu gelişme, tarımda ve sanayileşmede gerçek bir devrim yarattı.
Sonuç
Bu üç kavrama, hepsini kuşatan coğrafyayı da eklediğimizde, insanlığın geçirdiği dönüşümü çok daha net görürüz. Amerika ve Afrika kıtalarının neden farklı bir seyir izlediğini, Avrasya toplumlarının dünyaya nasıl yön verdiğini bu çerçevede anlayabiliriz. Fakat bu yükseliş masum değildi; bir taraf yükselirken diğer taraf acıya, zulme ve sömürüye mahkûm edildi.
Elbette kitap eleştirilerden de uzak değil. Bazı tarihçiler ve sosyal bilimciler, Diamond’ın coğrafyaya fazla ağırlık verdiğini, bu yüzden kültürü, kurumları, siyasi tercihleri ve insan iradesini yeterince hesaba katmadığını savunuyor. Bu yaklaşıma “coğrafi determinizm” denir. Dolayısıyla kitabı, tarihin tek ve kesin açıklaması olarak değil, güçlü bir bakış açısı olarak okumak daha doğru olacaktır.
Bizim de içinde bulunduğumuz Avrasya toplumları, tarihin akışında farklı dönemlerde hüküm sürdü ve silinmez izler bıraktı. Medeniyetlerin kurulup yükseldiği bu topraklara ev sahipliği yapıyoruz. Asıl hedefimiz, sahip olduğumuz bu avantajı doğru kullanarak daha yükseğe ulaşmak olmalıdır.