YESTERYEAR: KUSURSUZ HAYATIN ARDINDAKİ ÇATLAKLAR
Not: Caro Claire Burke’ün Yesteryear adlı romanı, şu an için Türkiye’de Türkçe olarak yayımlanmış görünmüyor. Kitabın İngilizce baskısının yanı sıra 2026 yılında farklı dillere çevrilmiş baskıları da yayımlandı. İspanyolca, Portekizce, Almanca, Fince, İsveççe, Danca, Romence, Macarca, Sırpça, Çekçe, Ukraynaca, Bulgarca, Slovence ve Çince bunlardan yalnızca bazıları.
Bazı romanlar daha ilk sayfalarından itibaren size bir hayat sunar. Bazıları ise o hayatın ne kadar gerçek olduğunu sorgulatır. Caro Claire Burke’ün ilk romanı Yesteryear, tam olarak ikinci türden bir kitap. İlk bakışta karşımızda kusursuz bir Amerikan ailesi var: Idaho’da bir çiftlik, çocuklar, yakışıklı bir eş, ev yapımı ekmekler, tavuklar, doğayla iç içe bir yaşam ve bütün bunları her gün takip eden milyonlarca insan. Her şey olması gerektiği kadar güzel. Hatta belki biraz fazla güzel.
Romanın merkezindeki Natalie Heller Mills, sosyal medyada geleneksel kadınlığın neredeyse kusursuz bir temsilini sunuyor. Çiftlik hayatı, annelik, evlilik, aile ve inanç onun kurduğu dünyanın temel taşları. Dışarıdan bakıldığında Natalie’nin hayatı, modern dünyanın karmaşasından uzaklaşmak isteyen herkesin hayal edebileceği türden bir sığınak gibi duruyor. Fakat kamera kapandığında başka bir Natalie ile karşılaşıyoruz. Çocukların bakımında yardımcı olan insanlar, çiftliğin görünmeyen emeği, hesaplanmış görüntüler ve sosyal medyada hiç paylaşılmayan ayrıntılar, bu kusursuz tablonun aslında ne kadar özenle hazırlandığını gösteriyor.
İşte Burke’ün romanının en güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor. Natalie’nin hayatı yalnızca yaşanmıyor; aynı zamanda sürekli olarak sergileniyor. Annelik bir deneyim olmaktan çıkıp bir görüntüye, evlilik bir ilişkiden çıkıp bir imaja, çiftlik ise bir yaşam alanından çıkıp bir markaya dönüşüyor. Bir süre sonra insan şu soruyu sormadan edemiyor: Natalie gerçekten böyle bir hayat mı yaşamak istiyor, yoksa böyle bir hayat yaşadığına başkalarını inandırdığı için kendisi de buna inanmaya mı başladı?
Natalie’yi sevmek kolay değil. Hatta zaman zaman ondan ciddi biçimde hoşlanmıyorsunuz. Fakat Burke’ün başarısı da tam burada yatıyor. Onu yalnızca kötü bir influencer olarak çizmek yerine, okuru Natalie’nin zihninin içine sokuyor. Onun kendisini nasıl gördüğünü, yaptıklarını nasıl gerekçelendirdiğini ve bütün bunları neden “iyi bir kadın” olmakla ilişkilendirdiğini görüyoruz. Natalie’nin en rahatsız edici tarafı, yaptığı şeylerin her zaman kendisi açısından mantıklı bir açıklamasının olması. Bir noktada onunla aynı fikirde olmaya yaklaşırken, hemen ardından yaptığı başka bir şey sizi ondan yeniden uzaklaştırıyor. Böylece roman, karakterini basit bir iyi-kötü karşıtlığından çıkarıyor.
Yesteryear’ı yalnızca bir “tradwife romanı” olarak değerlendirmek bu yüzden biraz eksik kalıyor. Burke’ün asıl meselesi, kadınların nasıl yaşaması gerektiğinden çok, insanların kendilerini nasıl göstermeye başladıkları. İyi anne olmakla iyi anne gibi görünmek arasındaki fark, mutlu bir evlilik yaşamakla mutlu bir evliliğin görüntüsünü sunmak arasındaki fark, doğal yaşamakla doğallığı bir ürüne dönüştürmek arasındaki fark romanın temel gerilimlerinden birini oluşturuyor.
Sonra Natalie’nin hayatında her şeyi değiştiren o an geliyor.
Bir sabah uyandığında kendisini 1855 yılında bulduğuna inanıyor.
Telefon yok. Elektrik yok. Modern mutfak yok. Konfor yok. Yıllardır takipçilerine romantik bir estetik olarak sunduğu geçmiş artık yalnızca güzel görüntülerden ibaret değil. Gerçek. Soğuk, ağır, yorucu ve acımasız.
Ve roman burada çok güzel bir ironi kuruyor. Natalie yıllardır insanlara geçmişin ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Sonra geçmiş bir gün karşısına gerçekten çıkıyor. Fakat Natalie’nin ilk tepkisi hayranlık olmuyor. Kaçmak oluyor.
Bundan sonra romanın türü de yavaş yavaş değişiyor. Başlangıçta sosyal medya ve aile hayatı üzerine bir hiciv okurken, bir anda kendimizi psikolojik bir gerilimin içinde buluyoruz. Natalie gerçekten 1855 yılında mı? Birileri ona oyun mu oynuyor? Yaşadıkları bir deneyin parçası mı? Yoksa bütün bunların açıklaması çok daha farklı bir yerde mi?
Burke bu soruların cevaplarını hemen vermiyor. Üstelik Natalie’nin güvenilmezliği işleri daha da karmaşıklaştırıyor. Çünkü onun gördüklerine ve hatırladıklarına ne kadar güvenebileceğimizi bilmiyoruz. Bir insan tanıdık geliyor ama tam olarak tanıdığımız kişi değil. Bir ev kendi evine benziyor ama aynı zamanda değil. Bazı çocukların davranışlarında açıklayamadığımız bir tuhaflık var. Ve okur, Natalie ile birlikte bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyor fakat bunun ne olduğunu uzun süre çözemiyor.
Bence kitabın en başarılı taraflarından biri de bu. Burke, merak unsurunu yalnızca büyük olaylarla değil, küçük rahatsızlıklarla kuruyor. Okurken sürekli bir şeylerin yerli yerine oturmadığını hissediyorsunuz. Bazı ayrıntılar önemsizmiş gibi duruyor ama ilerledikçe anlamları değişiyor. Bu nedenle kitabın ortalarında bile insanın aklında tek bir soru kalıyor: Natalie’nin başına gerçekten ne geldi?
Fakat romanın asıl meselesinin 1855 olmadığını anlamak uzun sürmüyor. Çünkü bir noktadan sonra “Natalie gerçekten geçmişe gitti mi?” sorusundan daha önemli bir soru ortaya çıkıyor: Natalie’nin geçmişe gitmeden önce yaşadığı hayat ne kadar gerçekti?
İşte romanın en güçlü düşüncesi burada saklı. Natalie hayatı boyunca kendisini bir görüntü olarak inşa ediyor. İyi anne, iyi eş, iyi Hristiyan kadın, iyi ev hanımı, doğayla uyumlu insan… Bütün bu kimlikler zamanla o kadar güçlü bir performansa dönüşüyor ki gerçek hayat ile gösterilen hayat arasındaki sınır ortadan kalkıyor. Başlangıçta başkalarını kandırmak için yaratılan görüntü, sonunda kişinin kendisini de kandırmaya başlayabiliyor.
Çocukların hikâyedeki konumu da bu nedenle oldukça önemli. Çünkü Natalie’nin kusursuz aile tablosunda çocuklar yalnızca çocuk değil. Onlar aynı zamanda bu görüntünün bir parçası. Fotoğraflarda, videolarda, sofralarda, çiftlik hayatının içinde sürekli karşımıza çıkıyorlar. Fakat çocukların gözünden baktığımızda aynı hayatın bambaşka bir anlamı olabilir. Bir yetişkinin “seni koruyorum” diye gördüğü şey, bir çocuk için dünyadan koparılmak olabilir. Bir yetişkinin “sana doğru hayatı öğretiyorum” dediği şey, çocuğun kendi hayatını seçme hakkının elinden alınması olabilir.
Burke’ün annelik üzerine yaptığı en sert sorgulama da burada ortaya çıkıyor. Annelik otomatik olarak iyi, kutsal ve kusursuz bir ilişki midir? Yoksa bir annenin de kendi çocuğunu gerçekten görmeyi öğrenmesi gerekir mi?
Romanın bütün bu güçlü sorularına rağmen kusursuz olduğunu söylemek zor. Burke’ün elinde sosyal medya, annelik, din, muhafazakârlık, kadınlık, sınıf, tüketim kültürü ve influencer ekonomisi gibi çok geniş bir malzeme var. Bunların tamamına dokunuyor fakat hepsinin derinine inmiyor. Özellikle tradwife kültürünün politik ve toplumsal arka planının daha fazla işlenebileceği düşünülebilir. Bazı fikirler romanın içinde ortaya çıkıyor, bizi düşündürüyor ve sonra başka bir meseleye geçiliyor. Bu açıdan kitap zaman zaman “çok daha derinleşebilirdi” hissi bırakıyor.
Yine de Yesteryear’ın elinden bıraktırmayan bir tarafı var: merak.
Natalie gerçekten nerede? Çocuklar neden böyle davranıyor? Geçmişle bugün arasındaki bağlantı ne? Natalie’nin hatırlamadığı ne var? Ve en önemlisi, bütün bu kusursuz ailenin kadrajın dışında kalan kısmında ne oluyor?
Kitabın finaline doğru bazı taşlar yerlerine oturmaya başladığında, daha önce okuduğunuz bazı sahneleri yeniden düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Büyük sürprizin kendisini burada anlatmak haksızlık olur. Çünkü Yesteryear’ın en keyifli taraflarından biri, okurun Natalie ile birlikte gerçeğin peşinden gitmesi. Fakat şunu söylemek mümkün: Romanın başındaki bazı ayrıntılar, sonlara doğru hiç beklemediğiniz bir anlam kazanıyor.
Finali ise bütün okurları aynı ölçüde memnun etmeyebilir. Bazıları bunu romanın parçalarını birleştiren başarılı bir hamle olarak görecektir, bazıları ise Burke’ün elindeki fikrin daha ileri götürülebileceğini düşünecektir. Ben ikinci görüşe biraz daha yakınım. Final etkili, fakat romanın bütün potansiyelini kullandığını söylemek zor. Buna rağmen hikâyeyi geriye dönüp yeniden düşündürmesi önemli bir başarı.
Yesteryear sonuçta kusursuz bir roman değil. Fakat ilk roman için oldukça iddialı bir fikir ortaya koyuyor ve günümüzün sosyal medya kültürüne son derece uygun bir yerden bakıyor. Bize yalnızca “tradwife” kültürünü anlatmıyor; insanların kendi hayatlarını başkalarına göstermek için yaşamaya başlamasının ne kadar tehlikeli olabileceğini anlatıyor.
Natalie’nin trajedisi belki de geçmişi sevmesi değil. Geçmişin görüntüsüne inanması.
Çiftlik güzel görünüyor.
Çocuklar mutlu görünüyor.
Evlilik kusursuz görünüyor.
Hayat sade görünüyor.
Ama kamerayı biraz yana çevirdiğinizde bütün hikâye değişiyor.
Belki de romanın en güzel sorusu bu yüzden şu:
Geçmişi mi özlüyoruz, yoksa geçmişin bize gösterilen güzel fotoğrafını mı?
Caro Claire Burke, Yesteryear boyunca bu sorunun peşinden gidiyor. Bazen fazla hızlı, bazen daha derine inebilecekken yüzeyde kalarak, fakat çoğu zaman son derece merak uyandırıcı bir şekilde.
Ve kitabı kapattığınızda geriye yalnızca Natalie’nin hikâyesi kalmıyor.
Sosyal medyada gördüğünüz o kusursuz hayatlara bakarken aklınızdan başka bir soru da geçmeye başlıyor:
Kadrajın dışında ne var?
Çünkü bazen asıl hikâye, tam da kameranın göstermediği yerde başlıyor.
Yesteryear — 8,2/10.
En büyük gücü fikrinin güncelliği ve yarattığı merak; en büyük eksikliği ise elindeki büyük temaların bazılarını yeterince derinleştirememesi. Buna rağmen Caro Claire Burke’ün ilk romanı olarak dikkat çekici ve özellikle sosyal medya, kadınlık, annelik ve “kusursuz hayat” fikri üzerine düşünen okurlar için uzun süre akılda kalacak bir çalışmadır.