KONYA HABER
Konya
Hafif yağmur
14°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,8459 %0.08
55,4528 %-0.09
10.603,45 %-0.24

İran-Şii-Husi

YAYINLAMA:

1980’li yıllarda bir yanda İran devriminin getirdiği heyecan, bir yanda Afganistan’da kendilerini ‘mücahid’ olarak isimlendiren savaşçılardan gelen ‘başarı’ haberleri ve elbette 1980 darbesinin oluşturduğu kasvetli hava, ‘ötekileştirilmiş’ ve ruhu ‘örselenmiş’ sessiz çoğunluğu yeni arayışlara sürükledi. Zira bu insanların devleti ele geçirmiş ‘azgın azınlık’ nezdinde bir karşılığı yoktu. ‘Devlet’e hâkim yapı işi-gücü bırakmış ‘irtica’ adı altında işgal döneminde Maraş’ta Fransızların yaptığını yapıyordu kendilerine... İçerideki ‘kısıtlar’ ise ister-istemez yönelimi ‘dışarıya’ çevirmişti. Oysa birisi Şii, bir diğeri ise Selefi idi.

Denize düşen yılana sarılırmış ya; işte İran onlardan birisi idi bu dönemde… Uzun dönemli politikalarını çözümleyemediği için alet olan ve ‘İrancı’ olarak isimlendirilen evlere şenlik bir kesim de peydah olmuştu. Bu kesim kendilerini ‘Şii’ olarak tanımlamasa da, İran’daki değişimin İslam olduğu varsayımı ile bu ülkeye sempati duyuyordu. Oysa ‘takiyye’ Şii politikalarının merkezindedir. Bunu günümüzde de fevkalade profesyonel bir şekilde diplomasi masasına taşımıştır İran… Son çatışmalarda Amerika üzerinde etkili biçimde uyguladı da… İrancılık Türkiye’de itikadi ve siyasi bir meseledir. Yani Şii itikadının yayılmasının altyapısı... Bunun anlamı Şah İsmail’in yarım bıraktığını tamamlamak…

Özal’la göreceli olarak rahatlayan Anadolu insanı çok geçmeden zirve yapan terör, siyasi cinayetler ve 28 Şubat dönemi baskılarıyla karşı karşıya kaldı. Hortlayan ‘yobazlık’, bu sefer yasağı ‘kamusal alan’ adı altında sokağa taşımaya bile niyetlendi. Söz konusu faşist ve oligarşik düzeni temsil edenler, halkın seçimiyle gelen partileri kapatmaya karar vermiş (ihsas-ı rey), ‘liderlerini şu kadar saat dinleme tahammülünde bulundum’ diyerek niyetini ızhar etmişti; kapatacaktı yani… Sürecin bitmesini bekliyordu, öyle de oldu.

Misyonuna bağlı sessiz kalabalıklar hayallerini bir kez daha ertelemişti. Siyasi ve ekonomik sorunlar nedeniyle neredeyse ‘terk edemeyenlerin’ ülkesi haline gelmişti bu kadim coğrafya... Bir nevi ebeveyninde-evinde huzur bulamayan ergen bir evladın kendisini sokağın inisiyatifine terk etmesi gibi bir şey… İşte o sokağın bir köşesinde de elini ovuşturarak bekleyen Selefi ve Şii akım vardı. Oysa Şiisi bir türlü, Vehhabisi başka türlü, kafası kırık reformisti-modernisti, ılımlısı-radikali, diyalogcusu-tek kaynakçısı bambaşka türlü idi ama, her biri bir yanıyla çizgi dışıydı.

Mealciliğin, İrancılığın, Selefiliğin kol gezdiği bu süreçte sessiz ve derinden, fincancı katırlarını ürkütmeden sünneti ‘anlatanlar’ da vardı hiç şüphesiz... At izinin it izine karıştığı böylesine kasvetli bir dönemde sünneti anlatmaktır asıl feraset... Henüz 15-16 yaşlarında olmamıza rağmen, şükür olsun ki hayat felsefemizin şekillendiği bu dönemlerde Allah bizi ‘hak’ olanla karşılaştırdı.

İran’ın dini bugün Mecusilik değildir belki ama, geçmişten günümüze misyonu hiç değişmemiştir. Bir Hocamız Türkiye’nin önde gelen kanaat önderlerinden birisine İran devrimini sorduğunda verdiği ‘Şah gitti Humeyni geldi!’ cevabı karşısında uzun süre kendisine gelemediğini, zaman içerisinde durumu çözümlediğinde ise yalnız başına bile olsa durumu her hatırladığında ‘yüzünün kızardığını’ nakletmişti. İşte bunun adı feraset… Eğer durumu kavramakta güçlük çekiyorsanız; dünya ahiret ortada kalmamak için ‘kanaat önderlerine’ kulak vermemiz böyle faydalıdır işte… 

S. Eyyubi onların (Şii Fatımiler)[1] iktidarına son vermeden Kudüs’ü fethedememişti. Şimdi de farklı değil aslında… ‘Kudüs Gücü’ palavrası ile nice müslümanı katletti İran uzantıları Suriye’de… Sonra Allah onun cezasını işbirlikçileri eliyle verdi. Endülüs zordayken de onlara yardım etmek yerine tehdit oluşturuyorlardı. En son Gazze’yi bir nevi ‘erken doğum’a muhatap ederek berbat ettiler.

İran ya da İrancı ekip sık sık kendilerinin İran coğrafyasında Amerikan üssüne izin vermedikleri ile övünürken, buna karşın etraftaki ülkeleri Amerikan üssü[2] bulundurmakla suçluyor. Evet gerçekten de öyle… Ama bunun çok önemli bir sebebi bizzat İran’ın kendisi… Yani Amerikan üssü ya da askeri olan S. Arabistan, Kuveyt, Katar, BAE, Bahreyn gibi ülkelerde bu varlığın önemli bir nedeni İran tehdidi… Şii yayılmacılığını-mezhep faşizmini merkeze koymuş olan İran, Suriye’de, Yemen’de, Irak’ta, Lübnan’da yaptığını bu ülkeler üzerinde de denemeyeceğine dair bir garanti yok.

Ayrıca İran’da üs olmamış da ne olmuş. İran 1979 sonrası milyar dolarlarını Şii faşizmi için aktardı ve bölgeyi kana bulandı. Suriye’ye girmesi için Rusya’yı onlar ikna etti. K. Süleymani vasıtasıyla Amerika’yla da iş birliği yaptı. Karabağ savaşında Ermenileri destekledi. Yani İran politikalarından yana olmak için bir neden yok.

Biz ümmet olarak ABD-İsrail saldırıları karşısında hem kişisel hem devlet olarak İran’ın tarafında bulunduk. Ama acaba muhatap öyle midir. Şimdiye kadarki verdiği izlenim bunu doğrulamıyor. Tarafında bulunduğumuz da Şii faşizmini değil, bir İslam toprağı olan İran coğrafyasıdır. Çünkü büyük devletlerin de, misyonlu kimselerin de gelecek planlamaları büyüktür (devamı var).


 


[1] Fatımiler bir başka Şia kolu olan İsmaili idi. İran’la ortak noktaları Şii inançlarıdır.

[2] Türkiye’dekiler Amerikan üssü değil NATO üssüdür. Bu bilgi karıştırılır. Türkiye dönemin şartlarında Sovyet tehdidi nedeniyle üye olmuştur.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız