Bir Uyumsuzun Edebiyatla Kavgası: Tomris Uyar’ın Gündökümleri Üzerine bir inceleme
Tomris Uyar’ın Gündökümü – Bir Uyumsuzun Notları başlığı altında iki ciltte toplanan günlükleri, ilk bakışta bir yazarın hayatından geriye bıraktığı kişisel notlar gibi görünür. Oysa bu kitapları yalnızca bir günce olarak okumak, Uyar’ın yaptığı edebî işin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelir. Çünkü Uyar’ın gündökümlerinde hayat, edebiyatın karşısında duran bir gerçeklik değildir; edebiyatın sürekli sınandığı, yeniden yorumlandığı ve bazen de acımasızca yargılandığı bir alandır. Uyar için gündelik hayat, yazının ham maddesidir ama yazı da hayatı anlamlandırmanın tek ve vazgeçilmez araçlarından biridir. Bu nedenle iki cilt boyunca karşılaştığımız şey yalnızca Tomris Uyar’ın başından geçenler değil, bir yazarın dünyaya, insanlara, edebiyata ve kendisine karşı geliştirdiği uzun soluklu bir bakış biçimidir.
“Uyumsuz” sözcüğü bu bakışın anahtarıdır. Uyar’ın uyumsuzluğu, toplumun dışında kalma arzusundan çok, verili olana razı olmama tavrıdır. Nitekim kendisi de “hiçbir ‘izm’e girmeyen hırçın” bir yapısından söz eder. Bu tavır onun yalnızca özel hayatındaki seçimlerini değil, edebiyat karşısındaki tutumunu da belirler. Uyar bir edebî otoriteyi, sırf otorite olduğu için kabul etmez; bir kitabı da sırf “iyi edebiyat” kategorisine yerleştirildiği için sevmez. Okudukları üzerine düşünürken metnin kendisi kadar yazarın dünyaya bakışını, dilini, insanı ele alış biçimini ve hatta edebiyatın toplum içindeki konumunu sorgular. Bu yüzden Gündökümü’nü okurken, bir yazarın okuma listesinden çok daha fazlasıyla karşılaşırız: Bir edebiyat anlayışının oluşumuna tanıklık ederiz.
Birinci ciltteki günceler bu açıdan özellikle önemlidir. 1975-1984 arasındaki dönem, Uyar’ın gündelik hayatıyla edebî kimliğinin birbirine daha doğrudan temas ettiği bir yapı gösterir. Yapı Kredi Yayınları da birinci cildin günce biçimine daha yakın olduğunu, ikinci cildin ise deneme niteliğinin ağır bastığını belirtir. Birinci ciltte tarihler, insanlar, karşılaşmalar, ev içi ayrıntılar, edebiyat çevresi, okunan kitaplar ve yazma uğraşı birbirine karışır. Fakat bu karışıklık düzensizlik değildir. Tam tersine, Uyar’ın dünyasında hayatın kendisi zaten böyle işler: Bir kitap okurken dışarıdaki politik atmosfer akla gelir; bir arkadaşla yapılan konuşma bir yazarın cümlesini hatırlatır; gündelik bir ayrıntı edebiyat üzerine düşünmeye dönüşür. Günce, böylece “özel hayat” ile “edebî hayat” arasındaki sınırı ortadan kaldırır.
İkinci ciltte bu tavır daha da belirginleşir. Zaman ilerledikçe Uyar’ın yalnızca yaşadıklarını kaydetmekten çok, yaşadıklarının anlamını tartışmaya yöneldiği görülür. Gündelik olayın yerini giderek değerlendirme, karşılaştırma ve eleştiri alır. Bu nedenle ikinci ciltteki “uyumsuzluk” daha görünür hale gelir. Yayıncı da bu bölümdeki notların değişen koşullara karşı direnişi ve artan memnuniyetsizliği daha fazla yansıttığını vurgular. Uyar’ın dünyayla ilişkisi burada yalnızca gözlemci bir ilişkinin ötesine geçer: O, gördükleriyle sürekli tartışır.
Bu tartışmanın merkezinde elbette edebiyat vardır.
Uyar’ın gündökümlerinde adı geçen kitaplara bakıldığında ilk dikkat çeken özellik, seçkinin tek bir edebiyat anlayışına bağlı olmamasıdır. Batı edebiyatının modern ve deneysel damarlarından çağdaş Türk edebiyatının güçlü isimlerine, toplumsal gerçeklikten bireyin iç dünyasına uzanan geniş bir okuma alanı vardır. Virginia Woolf, Doris Lessing, John Cheever, Henry Miller, Nathanael West gibi isimlerle Bilge Karasu, Leyla Erbil ve Bekir Yıldız gibi yazarların aynı zihinsel harita içinde yer alabilmesi tesadüf değildir. Uyar’ın ilgisini çeken şey, belirli bir edebiyat okuluna ait olmak değil, edebiyatın insanı ve dünyayı görme biçimini değiştirme gücüdür.
Bu nedenle Uyar’ın kitaplardan söz etme biçimini “tavsiye” olarak değerlendirmek eksik kalır. O, çoğu zaman bir kitabı önermez; kitapla hesaplaşır. Bir yazarı överken bile onu dokunulmazlaştırmaz. Beğenmediği bir metni eleştirirken de yalnızca estetik bir hüküm vermez; kendi edebiyat anlayışını açığa çıkarır. Dolayısıyla Gündökümü’ndeki her kitap göndermesi, aynı zamanda “iyi edebiyat nedir?” sorusuna verilmiş küçük bir cevaptır.
Burada Bilge Karasu ile Virginia Woolf gibi iki farklı yazarı aynı okuma evreninde düşünmek açıklayıcıdır. Woolf’un bilinç, zaman ve algı üzerinde kurduğu modernist anlatı ile Karasu’nun dilin sınırlarını zorlayan, anlamı kesinlikten uzaklaştıran anlatı dünyası arasında doğrudan bir benzerlik kurmak mümkün değildir. Ancak Uyar’ın ilgisi açısından ikisi aynı noktada buluşabilir: Her iki yazar da okuru hazır bir dünyaya yerleştirmek yerine, dünyayı yeniden kurmaya zorlar. Uyar’ın edebiyatla ilişkisini belirleyen temel ölçütlerden biri de budur. Okurdan pasif bir tüketici olmasını istemeyen, metnin biçimiyle ve diliyle okurun algısını değiştiren edebiyat ona daha yakındır.
Leyla Erbil ve Doris Lessing söz konusu olduğunda ise başka bir ortak zemin ortaya çıkar: bireyin toplumla çatışması ve özellikle kadın deneyiminin edebiyat içinde nasıl temsil edildiği. Uyar’ın kadın meselesine yaklaşımı doğrudan bir ideolojik slogan biçiminde kurulmaz. Kendisi de herhangi bir “izm”e dahil olma konusunda mesafeli davranır; fakat bu mesafe kadınların toplumsal konumuna ilişkin eleştirel bakış geliştirmesine engel değildir. Bu nedenle Uyar’ın kadın yazarlarla ve kadın karakterleri merkeze alan edebiyatla kurduğu ilişkiyi yalnızca “kadın duyarlılığı” şeklinde adlandırmak yetersizdir. Asıl mesele, bireyin kendisine biçilen role itiraz edebilmesidir. Uyar’ın uyumsuzluğu burada kadınlık deneyimiyle de kesişir.
Bu noktada “uyumsuzluk” kavramı estetik bir tercihten toplumsal bir tavra dönüşür. Uyar’ın dünyasında uyumsuz olmak, sırf farklı görünmek değildir. Uyumsuzluk, düşünsel bir dirençtir. Ataerkil düzenin kadınlara biçtiği rollerden edebiyatta yerleşmiş anlatım kalıplarına kadar birçok alanda bu direnç görülür. Akademik çalışmaların da Uyar’ın gündökümleri ve diğer eserleri üzerinden özellikle kadınların özgürlük, çalışma, ekonomik bağımsızlık ve cinsel özgürlük gibi meselelerine dikkat çektiği görülmektedir.
Fakat Uyar’ın kitaplarla ilişkisini yalnızca kadın meselesi üzerinden okumak da doğru değildir. Onun okuma dünyasında toplumsal gerçeklik de önemli bir yer tutar. Bekir Yıldız gibi yazarların metinlerine duyduğu ilgi bu bakımdan anlamlıdır. Çünkü Yıldız’ın edebiyatında emek, göç, sınıf ve toplumla birey arasındaki gerilim ön plana çıkar. Uyar’ın bu tür metinlere yönelmesi, edebiyatı yalnızca estetik bir oyun olarak görmediğini gösterir. Ancak burada da onun tavrı didaktik değildir. Edebiyatın toplumsal meseleleri anlatmasını isterken onu propaganda metnine dönüştürmez. Uyar’ın eleştirisinin asıl gücü tam da buradadır: Hem estetik ölçütü hem hayatla ilişkisini aynı anda korumaya çalışır.
Tomris Uyar’ın çevirmenliği de bu okuma dünyasını anlamak açısından göz ardı edilemez. Edebiyata çeviri aracılığıyla giriş yapmış olması, farklı anlatı teknikleriyle ve dünya edebiyatıyla yakın ilişki kurmasını sağlamıştır. TEİS’te de Uyar’ın çeviri sırasında Türkçenin sınırlarını zorlaması ve Batı edebiyatındaki kısa öykü tekniklerini kendi öykücülüğünde dönüştürerek kullanması özellikle vurgulanır. Bu nedenle Gündökümü’nde adı geçen yabancı yazarlar basit bir “okuma listesi” değildir. Bunlar Uyar’ın yazarlığını biçimlendiren edebî karşılaşmalardır.
Uyar’ın kitaplardan söz ederken gösterdiği seçicilik de burada önem kazanır. O, kitap okumayı kültürel bir prestij göstergesi olarak kullanmaz. Bir kitabın değerini onun ne kadar tanınmış olduğuyla değil, kendisinde neyi harekete geçirdiğiyle ölçer. Bu yüzden gündökümlerindeki kitap göndermeleri, bir bibliyografyadan çok bir zihinsel otobiyografi işlevi görür. Hangi kitabı sevdiği, hangi yazarı eleştirdiği, hangi metne itiraz ettiği ve hangi yazardan etkilendiği, onun dünyayı nasıl algıladığını gösterir.
Belki de Gündökümü’nün en önemli tarafı budur: Uyar kendisini doğrudan anlatmak yerine okudukları, gördükleri ve tepki verdikleri üzerinden anlatır.
Bu özellik, günce türünün doğasına ilişkin önemli bir soruyu da beraberinde getirir. Günlük gerçekten ne kadar “özel” olabilir? Uyar’ın metinlerinde özel olan ile kamusal olan sürekli birbirine karışır. Ev içindeki bir ayrıntıdan edebiyat çevresine, bir edebî tartışmadan toplumsal bir meseleye geçmek son derece doğaldır. Böylece günlük, yalnızca yazarın kendisine tuttuğu bir ayna olmaktan çıkar; dönemin kültürel hayatına açılan bir pencereye dönüşür. Nitekim Uyar’ın yirmi beş yıllık gündökümleri yalnızca kendi hayatını değil, dönemin edebiyat çevresini ve toplumsal atmosferini de kayda geçirir.
Ancak bu durum Gündökümü’nün zayıf tarafını da oluşturur. Uyar’ın güçlü yargıları, zaman zaman metnin nesnelliğini bilinçli olarak bozar. Okur, onun sevdiği ya da sevmediği bir yazar hakkında bütünüyle bağımsız bir değerlendirme beklememelidir. Uyar’ın güncesi akademik bir edebiyat tarihi değildir. O, kendi bakışının sorumluluğunu taşıyan öznel bir yazıdır. Bu nedenle kimi yazarlar hakkında söylediği şeyler, o yazarların “nihai” değerlendirmeleri olarak değil, Uyar’ın edebiyat dünyasındaki konumunu gösteren tanıklıklar olarak okunmalıdır.
Aslında bu öznelik bir kusurdan çok, kitabın temel estetik özelliğidir. Çünkü Uyar’ın amacı tarafsız olmak değildir. O, okuruyla arasına eleştirel bir mesafe koymak yerine okuma deneyiminin kendisini paylaşır. Bu yüzden Gündökümü’nde “ben” yalnızca anıların anlatıcısı değildir; sürekli hüküm veren, geri adım atan, fikrini değiştiren, kızan, alay eden, hayranlık duyan ve yeniden düşünen bir bilinçtir.
Burada “gündökümü” kelimesi de anlam kazanır. Günler gerçekten “dökülür”; fakat geriye yalnızca olaylar kalmaz. Düşünceler, kitaplar, isimler, tartışmalar, dostluklar, kırgınlıklar ve edebî yargılar da bu döküntünün içinde yer alır. Uyar’ın yaptığı şey, zamanı kronolojik olarak saklamak değil, zamanın zihinde bıraktığı tortuyu yazıya geçirmek gibidir.
Bu nedenle iki cilt birlikte okunduğunda Uyar’ın yazarlığında önemli bir dönüşüm fark edilir. İlk ciltte günün ağırlığı daha fazladır; ikinci ciltte ise geçmişin ve deneyimin muhasebesi belirginleşir. Bu değişim, yalnızca yaşın ilerlemesiyle açıklanamaz. Türkiye’nin siyasal ve kültürel dönüşümü, edebiyat çevresindeki değişimler, kişisel deneyimler ve Uyar’ın kendi yazarlığına ilişkin farkındalığının artması da bu dönüşümün parçasıdır. Birinci ciltte “şimdi”nin yoğunluğu hissedilirken ikinci ciltte “şimdi” giderek geçmişle konuşmaya başlar.
Uyar’ın güncesinde zamanın bu şekilde işlemesi, onu sıradan bir anı kitabından ayırır. Anı, çoğu zaman geçmişi anlamlandırır; Uyar’ın gündökümü ise geçmişi henüz yaşanırken sorgular. Bu nedenle metinlerde tamamlanmış bir benlik portresi değil, sürekli oluş halinde bir yazar vardır.
Belki de Tomris Uyar’ı “uyumsuz” yapan esas özellik budur. O, kendisini bile tamamlanmış bir kimlik olarak kabul etmez. Yazdığı, okuduğu ve yaşadığı şeylerle sürekli yeniden tartışır. Bir kitabı okurken kendi edebiyat anlayışını; bir insanla karşılaşırken kendi insan anlayışını; toplumdaki bir değişimi gözlemlerken kendi değerlerini yeniden sınar.
Sonuç olarak Gündökümü – Bir Uyumsuzun Notları, iki ciltlik hacmine rağmen yalnızca “Tomris Uyar’ın günlükleri” olarak okunabilecek bir eser değildir. Aynı zamanda bir okuma tarihi, bir edebiyat çevresi portresi, bir dönemin kültürel hafızası ve en önemlisi bir yazarın kendi edebî ölçütlerini oluşturma sürecidir. Uyar’ın güncelerinde adı geçen kitaplar bu bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Virginia Woolf’tan Bilge Karasu’ya, Leyla Erbil’den Doris Lessing’e, Henry Miller’dan Bekir Yıldız’a uzanan bu geniş edebî alan, Uyar’ın tek bir estetik anlayışın içine kapanmadığını; tersine, farklı edebiyatları kendi ölçütleriyle sınayarak kendisine özgü bir edebiyat düşüncesi kurduğunu gösterir.
Bu nedenle Bir Uyumsuzun Notlarından geriye yalnızca Tomris Uyar’ın hayatı kalmaz. Onun okuduğu kitaplar da onunla birlikte konuşmaya devam eder. Uyar’ın başarısı, okuduklarını sergilemekte değil, onları kendi düşüncesinin içine katabilmektedir. Onun için kitap, bitirildiğinde kapanan bir nesne değildir; insanın dünyaya bakışını değiştiren, hatta bazen onunla kavga eden bir karşılaşmadır.
Gündökümü’nün asıl “uyumsuzluğu” da burada ortaya çıkar. Uyar, ne hayata bütünüyle teslim olur ne edebiyata sığınır. Hayatı edebiyatla, edebiyatı hayatla sürekli sınar. Okuduğu her kitap kendi dünyasının duvarına açılmış yeni bir gediktir. Belki de bu yüzden yirmi beş yıllık notların ardından elimizde kalan şey yalnızca bir yazarın geçmişi değil, okumanın insanı nasıl değiştirebileceğine dair uzun bir tanıklıktır.
Tomris Uyar’ın gündökümleri bu nedenle tamamlanmış bir hayatın kaydı değil, tamamlanmaya direnen bir zihnin kaydıdır. “Uyumsuz” olan da tam olarak budur: Kendisine, çevresine, edebiyata ve zamanına kolay cevaplarla yetinmeyen; her cevabın ardından yeni bir soru çıkaran bir yazar.