Geçici Vergiler, Kalıcı Yükler
Bugün Türkiye’de esnafından memuruna, işçisinden emeklisine kadar geniş bir kesim geçim mücadelesi veriyor. Dar gelirli vatandaş, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken vergi yükü de her geçen gün daha fazla hissediliyor.
Ben bir vergi uzmanı değilim. Ancak vatandaş olarak vergilerin geçmişine ve bugün geldiği noktaya baktığımızda üzerinde durulması gereken önemli bir mesele görüyorum: Bir zamanlar dayanışma amacıyla kabul edilen vergi yükü, nasıl oldu da yıllar içinde vatandaşın sırtında kalıcı bir ağırlığa dönüştü?
1999 Marmara Depremi sonrasında devletin yaraları sarabilmesi, ekonomik kayıpların giderilebilmesi için yeni vergi düzenlemeleri yapıldı. 26 Kasım 1999 tarihli 4481 sayılı Kanun ile ek gelir ve kurumlar vergisi, ek motorlu taşıtlar vergisi, ek emlak vergisi ve özel iletişim vergisi gibi yükümlülükler getirildi.
O günlerde vatandaşın önemli bir bölümü bu uygulamaları deprem yaralarının sarılması için yapılan bir fedakârlık olarak gördü. Çünkü ortada büyük bir felaket vardı ve dayanışmaya ihtiyaç duyuluyordu.
Ancak aradan geçen yıllar, bu hikâyenin dikkat çekici bir başka yönünü ortaya çıkardı. Deprem sonrasında geçici olarak getirilen özel iletişim vergisinin süresi uzatıldı, ardından 2004 yılında kalıcı hâle getirildi. Yani deprem yaralarını sarmak amacıyla başlayan bir vergi uygulaması, yıllar sonra da hayatımızda kalmaya devam etti.
Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ise bu deprem vergilerinden ayrı bir düzenleme olarak 2002 yılında yürürlüğe girdi. Akaryakıttan motorlu taşıtlara, tütün ve alkollü içeceklerden çeşitli tüketim mallarına uzanan geniş bir alanda uygulanan bu vergi, zaman içinde günlük hayatımızın önemli bir parçası hâline geldi.
Bugün vatandaş yalnızca gelirinden vergi ödemiyor. Bir otomobil almak istediğinde, aracına yakıt koyduğunda, telefonunu kullandığında, alışveriş yaptığında farklı vergi kalemleriyle karşılaşıyor. Vergi, hayatın neredeyse her aşamasında karşımıza çıkıyor.
Elbette devletin kamu hizmetlerini sürdürebilmesi, yatırımlarını yapabilmesi ve sosyal sorumluluklarını yerine getirebilmesi için vergiye ihtiyacı var. Buna kimsenin itirazı olamaz. Asıl mesele, bu yükün kimlerin omuzlarına ne ölçüde yüklendiğidir.
Vergide adalet, herkesten aynı oranda vergi almak değildir. Adalet, vatandaşın ödeme gücünü dikkate almak ve ekonomik gücü yüksek olanla geçimini güçlükle sağlayan insanı aynı kefeye koymamaktır.
Maaşı daha eline geçmeden vergisi kesilen işçi ve memur, sabit gelirle yaşamaya çalışan emekli, ayakta kalmaya uğraşan küçük esnaf her geçen gün daha ağır bir yükle karşı karşıya. Buna karşılık büyük şirketlerin ve holdinglerin kamuya olan borçlarıyla ilgili yapılandırma ve tahsilat uygulamalarının hangi ölçütlerle yürütüldüğü de kamuoyunda haklı sorular doğuruyor.
Elbette her borç yapılandırması borcun silinmesi anlamına gelmez. Ancak vatandaşın bilmek istediği çok açık: Kimlere, hangi gerekçeyle, ne kadar kolaylık sağlanıyor? Kamu alacaklarından vazgeçiliyorsa bunun ölçüsü ve gerekçesi nedir? Küçük esnafın kapısına tahsilat için gidilirken büyük borçlar konusunda nasıl bir yol izleniyor?
Vatandaşın devlete güveni, yalnızca vergi toplamakla değil, o verginin adil toplandığına inanmasıyla güçlenir.
Dün deprem yaralarını sarmak için dayanışma amacıyla omuz verilen vergi yükü, bugün vatandaşın belini büken bir ağırlığa dönüştü. Vatandaş bir zamanlar fedakârlık yaptı. Bugün ise o fedakârlığın üzerine eklenen vergilerle ağırlaşan yükün altında eziliyor.
Devletin vergi toplaması kadar, topladığı verginin adil dağıtılması ve vatandaşın ödeme gücünün gözetilmesi de önemlidir. Çünkü vergi sistemi vatandaşını yaşatmalı, geçim mücadelesini daha da ağırlaştırmamalıdır.
Kalın sağlıcakla…