NEFESİM DARALIYOR DOKTOR BEY! BUGÜN HİÇ İYİ DEĞİLİM...
“Kimi zaman bir öksürükle başlar hikâye, kimi zaman da odanın kapısından içeri giren o solgun gölgeyle...”
Klinikte kapı aralanır. İçeri giren sadece bir hasta değildir; omuzlarında günün yükü, göğsünde ise adeta tonlarca ağırlık taşıyan, nefes almakta bile zorlanan yorgun bir ruhtur.
Kaldırıp başımı baktığımda tablonun netliğini görürüm. Yüzünde o solukluk, gözlerinde feragat etmiş bir ifade... Soruveririm hemen:
— "Hayırdır arkadaşım, nedir bu halin?"
Başlar anlatmaya: "Hocam, üşüttüm herhalde, kaç gündür geçmedi. Havadandır, geçer dedim ama... Yok, nefesim yetmiyor sanki."
O an hekimlik refleksiyle dinleme cihazını takar, sırtına koyarım. Derin bir nefes almasını isterim. Alamaz... Akciğerlerin o en derinlerinden gelen o çıtırtılar, o tok raller kulakta yankılanır. Ateş yüksek, solunum sayısı artmış, tablo tıpkı tıp kitaplarında yazıldığı gibi net bir pnömoni (zatürre)...
İnsanın içinden bir "eyvah"geçer ama sesimiz sakindir. Çünkü o an panik yapma lüksümüz yoktur; hekimin sakinliği, hastanın en büyük ilaçtır.
— "Bak arkadaşım," derim yüzüne bakarak, "sen bunu basit bir üşütme sanmışsın ama bu kurnaz düşman, akciğerlerine yerleşmiş bile. Burada bekletmeyiz seni, hemen daha donanımlı bir yere, hastaneye sevk etmemiz lazım."
Yüzündeki o korku bulutunu ve çaresizliği görürüm.
"Hocam, çok mu kötü?" diyen o titrek ses. Güven veren bir tebessümle: "Korkma, geç kalmadık ama vakit tamamdır, hemen gidiyorsun" diyerek sevk işlemlerini hızlandırırım.
O an, insanın hayatıla kumar oynayamayacağını bir kez daha hatırlatırım ona.
Aradan günler, haftalar geçer... Yoğun bir poliklinik gününün koşturmacası içinde kapı yine çalınır. İçeri giren o solgun, nefes darlığı çeken adam gitmiş; yerine renkleri yerine gelmiş, yüzü gülen, dipdiri bir insan gelmiştir.
Yüzünde müreffeh bir tebessümle masaya yaklaşır, uzatır elini:
— "Hocam... İyi ki o gün fark etmişsin, iyi ki zamanında göndermişsin. Yoğun bakımda, serviste az mi çektim bilmem ama... Doktorum, hayattayım, nefes alabiliyorsam senin o günkü dikkatin sayesinde."
İşte asıl kopuş, asıl bayram o andır.
O an, insanın iç dünyasında taptaze bir mutluluk çiçek açar. Bazen köşende binlerce kelime yazarsın, insana hayatı, farkındalığı anlatmaya çalışırsın; ama bir insanın geri gelip "Nefes alabiliyorum, hayattayım"
demesi, bütün o yazılanların tek cümlede karşılığı olur.
Takvim yaprakları bize her yıl 12 Kasım’ı Dünya Pnömoni Günü olarak hatırlatır. Çoğu insan için bu sadece takvimde geçen sıradan, tıbbi bir başlıktır. Oysa ben o günü hatırladığımda aklıma gelen tek şey; masamdan içeri giren o solgun yüz, geçiştirilmeye çalışılan masum bir öksürük ve vaktinde konulan o hayat kurtarıcı teşhistir.
Kendi kendime mırıldanırım içimden: İyi ki hekimim, iyi ki o gün o uyarıyı yapmışım.
Ne dersin arkadaşım? Hayat bazen bir nefesle sınar insanı. Dünya Pnömoni Günü de bize sadece zatürreyi değil, bedenimizin sesine kulak vermemiz gerektiğini, ihmal edilen her nefesin ne kadar pahalıya mal olabileceğini fısıldar.
Vakit, geç kalmadan aynaya bakıp "Ben sağlıklıyım"
demek değil; o nefese, o hayata hak ettiği değeri verme vaktidir.
Kalın sağlıcakla, nefesiniz bol ve berrak olsun...