Tuz Kokarsa Değil, Vicdan Susarsa Korkarım
Bazen insanın yaşadığı topluma bakıp sorması gerekiyor: Biz ne ara bu kadar değiştik?
Ne zaman ki para, insanın önüne geçti; ne zaman ki makam, şöhret ve daha fazla kazanma hırsı vicdanın sesini bastırdı, işte o zaman asıl kaybımız başladı.
Bugün gündeme düşen her yeni olay, aslında hepimize aynı soruyu sorduruyor:
Helal ile haram arasındaki çizgiyi ne zaman bu kadar belirsiz hâle getirdik?
Son günlerde kamuoyuna yansıyan çeşitli soruşturmalar, sermaye piyasası işlemleri, usulsüzlük iddiaları ve vatandaşlık işlemlerindeki sahtecilik soruşturmaları, meselenin yalnızca birkaç kişinin yaptığı iddia edilen yanlışlardan ibaret olmadığını düşündürüyor. Elbette her iddia hukuk önünde değerlendirilmeli, suçluluk ancak kesinleşmiş yargı kararıyla ortaya konulmalıdır. Fakat toplum olarak kendimize dönüp bakmamız için mahkeme kararını beklememize gerek yok.
Çünkü mesele sadece hukuk değil.
Mesele ahlak. Mesele vicdan. Mesele kul hakkı.
Bugün bazı insanlar için “Ne kadar kazandın?” sorusu, “Nasıl kazandın?” sorusunun önüne geçmiş durumda.
Oysa bizim medeniyetimizde asıl soru, paranın miktarı değil; kazancın temiz olup olmadığıdır.
Dinimiz İslam; meşru olmayan yollardan elde edilen gelirin kullanılmasının caiz olmadığını; rüşvet, gasp, hırsızlık, faiz, kumar ve kamu hakkının ihlali gibi yollarla elde edilen kazançların meşru olmadığını açıkça ifade ediyor.
Peki biz ne yaptık?
Helal kazancı küçümser hâle geldik.
Alın teriyle kazanılan parayı az bulduk.
Bir gecede zengin olmanın yollarını aradık.
“Ben kazanayım da nasıl kazanırsam kazanayım” anlayışına kapı araladık.
Sonra da çocuklarımıza dürüstlükten bahsettik.
Asıl yozlaşma burada başlıyor
Toplumun yozlaşması yalnızca büyük yolsuzluklarla olmaz.
Yozlaşma, küçük bir haksızlığı normalleştirmekle başlar.
Vergiden kaçırılan birkaç lirayı “Ne olacak?” diye görmezden gelmekle…
Başkasının hakkını kendi hakkımız gibi sahiplenmekle…
Torpili “işini halletmek” diye adlandırmakla…
Haksız kazanca “ticaret zekâsı” demekle…
Başkasının emeğini küçümsemekle…
Ve en tehlikelisi, bütün bunları yaparken vicdanımızı susturmakla…
Bugün toplumun en büyük problemlerinden biri belki de budur:
Yanlış olanı yanlış olarak görmek yerine, yanlışın miktarına bakıyoruz.
“Çok çalmadı.”
“Kimsenin hakkına fazla girmedi.”
“Herkes yapıyor.”
“Bu devirde böyle.”
İşte insanı çürüten cümleler bunlar.
Çünkü kötülük bir anda toplumu ele geçirmiyor.
Önce normalleşiyor.
Sonra meşrulaşıyor.
En sonunda da savunuluyor.
Fatma Betül meselesi bize ne söylüyor?
Son günlerde Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi üzerinden kamuoyuna yansıyan fon ve sermaye piyasası iddiaları, ortada dolaşan milyarlarca para, toplumda ciddi bir tartışma, gündem ve güven kaybı oluşturdu. Konuyla ilgili farklı siyasi açıklamalar ve basına yansıyan iddialar bulunuyor; soruşturma ve hukuki süreçlerin sonucu ne olacak bekleyip göreceğiz. Nitekim konuya ilişkin haberlerde Kaya’nın görevinden ayrıldığı, Ak Partiden istifa ettiği ve bazı mal varlıklarına yönelik tedbir kararlarının uygulandığı, sözde kazandıkları parayı da iade ettikleri gündeme geldi.
Fakat benim burada asıl dikkat çekmek istediğim nokta başka.
Fatma Betül meselesi, toplumda oluşan hayal kırıklığının adıdır.
Çünkü toplum, kendisine örnek olması beklenen insanlardan daha yüksek bir ahlaki hassasiyet bekliyor.
İnsanlar yalnızca yöneticilerin ne söylediğine değil, nasıl yaşadığına da bakıyor.
Söylenen ile yapılan arasındaki mesafe büyüdükçe güven azalıyor.
Ve güven bir kez kırıldığında, onu yeniden inşa etmek çok zorlaşıyor.
Burada mesele yalnızca bir kişi değildir.
Mesele bir siyasi parti de değildir.
Mesele, toplumun tamamını ilgilendiren daha büyük bir sorudur:
Biz parayı mı yöneteceğiz, yoksa para mı bizi yönetecek?
Çünkü para araç olmaktan çıkıp amaç hâline geldiğinde insanın terazisi şaşar.
Dün haram dediğine bugün “fırsat” dersin.
Dün kul hakkı dediğine bugün “ticaret” dersin.
Dün utanacağın şeyle bugün övünürsün.
Ve sonunda insanın elinde çok para olabilir ama kaybettiği şeyin değerini anlayamayabilir:
Vicdanını…
Dünyaya sığmayacak kadar büyük bir hırs
İnsanoğlu dünyaya gelirken cebinde hiçbir şey getirmiyor.
Giderken de hiçbir şey götüremiyor.
Ama nedense hayatımızın büyük bölümünü, sonunda geride bırakacağımız şeyleri biriktirmek için harcıyoruz.
Daha büyük ev…
Daha lüks araba…
Daha yüksek makam…
Daha fazla para…
Daha fazla itibar…
Peki ya daha fazla insanlık?
Daha fazla merhamet?
Daha fazla adalet?
Daha fazla helal kazanç?
Bunları ne zaman konuşacağız?
Bir gün hepimizin önüne gelecek olan hesap günü, banka hesabımızdaki rakamları değil; o rakamların nasıl kazanıldığını soracaksa ne yapacağız?
İşte insanın kendisine sorması gereken soru budur.
Tuz değil, vicdan kokmasın
Bugün “Tuz koktu” diyen çok.
Ben ise başka bir şeyden korkuyorum:
Vicdanların susmasından.
Çünkü tuz kokarsa yenisi bulunur.
Ama vicdan susarsa insan doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlanır.
Toplumun yeniden ayağa kalkması için yalnızca kanunlara değil, ahlaka da ihtiyacımız var.
Çocuklarımıza başarıyı anlatırken helali de anlatmalıyız.
Zenginliği anlatırken alın terini de anlatmalıyız.
Kariyeri anlatırken karakteri de anlatmalıyız.
Çünkü karakter yoksa makamın, ahlak yoksa servetin, vicdan yoksa gücün hiçbir anlamı yoktur.
Ve belki bugün hepimizin aynaya bakıp kendimize tek bir soru sorması gerekiyor:
“Ben kazanırken ne kaybediyorum?”
Eğer cevabımız vicdanımızı kaybetmekse, kazandığımız hiçbir para bizi gerçekten zengin yapmaz.
Çünkü insanın en büyük serveti cebindekiler değil;
harama uzanmayan eli, haksızlığa boyun eğmeyen vicdanı ve arkasından utanmayacağı bir hayattır.
Gerisi?
Dünyada kalır…