Yaklaşık iki yüz yıla yaklaşan Türk Amerikan ilişkilerinin II. Dünya Savaşı’na kadar daha çok ekonomik boyutta geliştiği, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) ekonomik bir güç olarak belirmesiyle, ilişkilerin siyasî görünüm kazandığı genel olarak kabul edilen bir görüş.
Son yıllarda ABD ve Türkiye, zaman zaman krizler yaşansa da geleneksel olarak NATO çatısı altında iki müttefik ve stratejik ortak. İlişkiler tamamen duygusal bir "dostluk"tan ziyade, jeopolitik çıkarlar ve güvenlik dengeleri üzerine kurulu.
Dolayısıyla bu müttefiklik bağı, iki devletin karşılıklı güvenlik ve savunmalarına yönelik taahhütleri içerir. Ancak zaman zaman Türkiye-ABD ilişkileri farklı cephelerde ciddi gerilimler yaşanmakta.
En başta stratejik görüş ayrılıkları. ABD'nin Suriye'de YPG/PKK'ya verdiği destek, Türkiye’nin en büyük ulusal güvenlik tehditlerinden biri olarak görülmekte ve ciddi bir krize yol açmakta.
Örneğin savunma sanayii… Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi alması nedeniyle F-35 savaş uçağı programından çıkarılması ve F-16 tedarik sürecinde yaşanan uzun müzakereler ilişkileri geren ana unsurlar olmuş.
ABD'nin CAATSA yaptırımları uygulaması ve FETÖ elebaşının iadesi konularındaki pürüzler de iki ülke arasındaki güveni zedeleyen başlıca konulardan.
Ankara'da gerçekleştirilecek NATO toplantısı yeni bir başlangıç olabilir mi Türkiye-ABD ilişkileri açısından. Uzmanlara göre evet. Peki Türkiye-Amerika ilişkilerinin tarihteki seyri nasıldı? Osmanlı'nın yıkılışında Amerikan etkisi var mı? Amerika bazı uzmanlara göre "kuzu postuna bürünmüş kurt" mu?
TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ’NİN BAŞLANGICI
1783’te bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkan ABD kısa sürede kendine özgü yapısını oluşturmuştur. Uluslararası ticarî faaliyetlere öncelik veren ABD’nin ticarî faaliyet alanlarından biride Akdeniz bölgesi oldu.
O dönemde dünya ticaretinde büyük yere sahip olan Akdeniz’de söz sahibi olmak ABD için oldukça önemlidir. Akdeniz’in ABD için diğer bir önemi de ABD’nin temel ihraç ürünlerinden olan mısır, tuzlanmış balık vb. malların satışında Akdeniz ülkelerinin büyük yer tutmasıdır. O dönemde Akdeniz’de söz sahibi olan Cezayir beyliğinin kendilerinden müsaadesiz dolaşan iki Amerikan gemisini ele geçirmeleri ABD açısından bu beylik ile anlaşma yapmayı zorunlu kılmıştı. ABD,
Cezayir Beyliği ile anlaşma (1795) yaptıktan sonra birer yıl ara ile Trablus ve Tunus ile de anlaşma imzalandı.
Cezayir ile yapılan anlaşma gereğince ABD, 20 yıl boyunca Cezayir Beyliğine 12.000 altın vergi veya
buna eşdeğer özellikle gemi malzemesi vb. mühimmat vermek zorunda kalmıştır.17 ABD’nin Akdeniz’e açılmasında Cezayir, Tunus ve Trablusgarp ile yapılan ticaret anlaşmaları önemli rol oynamıştır. Cezayir ve Tunus beyleri Türk olduklarından Osmanlı Devleti-ABD arasındaki ilişkiler
dolaylı olarak başlamıştır. Cezayir-ABD arasında yapılan anlaşmanın metni Türkçe olup, Osmanlı ahidnâme terminolojisi ile yazılmıştır.1
İLK ANTLAŞMA VE İLİŞKİLERİN GELİŞİMİ
1827 yılında Navarin’de Osmanlı donanmasının İngilizler, Fransızlar ve Ruslar tarafından yakılması Türk-Amerikan ilişkilerine yeni bir boyut getirecektir. Rusların, İngilizlerin ve Fransızların katıldığı bu saldırı ve bu saldırının ardından yaşanan 1828-1829 Osmanlı Rus savaşı neticesi Osmanlı ordusunun aldığı yenilgi, Osmanlı Devletini yeni dostluk arayışlarına itmiştir. Osmanlı Devleti ile ABD temsilcileri arasındaki görüşmeler neticesinde, Osmanlı ABD Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması 7 Mayıs 1830 tarihinde imzalanır.
Sonrasında Amerikan işadamlarının Osmanlı topraklarında çeşitli faaliyetlere giriştikleri görülecektir. Amerikan işadamları Osmanlı topraklarında Amerikan pamuğunu yetiştirme ve çeşitli maden arama çalışmaları yapmışlardır. Amerikalılar 1847 yılında Payitahtta Sultan Abdülmecid’e telgraf makinesinin demosunu yaparlarken, Medine’de kutsal yerlerin aydınlatılması da Pennysylvania’dan gelen gazlarla yapılmaktadır. Amerikalıların bu çalışmaları ABD’nin Osmanlı’ya kayıtsız kalmadığının kanıtıdır ancak buradan yola çıkarak Osmanlı’da herhangi bir Amerikan etkinliğinden de bahsedilemez.
OSMANLI’DA AMERİKAN MİSYONERLERİ
Osmanlı Devleti üzerinde zamanla giderek artan Amerikan etkisinin oluşmasında XIX. yüzyılda rol oynayan iki kurumdan birisi “Amerikan donanması” ikincisi de “Amerikan misyonerleri” olmuştur. Donanma işin “”yüzü sert ve soğuk” yanıydı. Bir de “yüzü sıcak”, sempatik, insancıl görünümlü bir
mekanizma olan misyonerlik vardı. Misyonerlik birçok açıdan donanmadan daha avantajlı idi. Örneğin maddi açıdan; Akdeniz’de dolaştırılacak bir firkateynin yıllık masrafı 80.000 dolarken, bir misyoner ailesinin yıllık gideri 1.000 doları bulmuyordu.
Amerikalı misyonerler, 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanı’nın getirdiği hürriyetlerden faydalanarak57 faaliyetlerine hız vermişlerdir. 1848 yılında Antep’te, 1850 yılında Arapkir’de, 1853 yılında Tokat ve Kayseri’de, 1854 yılında Maraş, Halep, Sivas ve Harput’ta, 1855 yılında Urfa,
Antakya ve İzmit’te, 1856 yılında Musul ve Diyarbakır’da, 1857 yılında Mardin, Bitlis ve Edirne’de, 1863 yılında ise Adana’da birer misyoner istasyonu kurulmuştur.
1830 antlaşmasından hemen sonra, Osmanlı Devleti’nde Amerikan varlığı özellikle misyonerlik ve eğitim sektöründe kendisini hissettirmeye başlamıştır. Zira, ekonomik imtiyazlar aynı zamanda siyasî hayat alanları kazanılmasına neden olmuştur. 1830-1862 ticaret antlaşmalarının imzalandığı yıllar Osmanlı Devleti’ndeki misyonerlik hareketinin genişleyerek yerleştiği dönem olmuştur.
1862 antlaşmasından bir yıl sonra 1863 yılında Robert Kolej’e resmî izin verilmiş olması
dikkat çekicidir. Bu tarihten sonra Amerikan okulları büyük artış göstermiş, aynı zamanda
misyonerlik faaliyetleri teşkilatlanarak idarî bir yapı kazanmıştır. Osmanlı’da faaliyet gösteren misyonerler Müslüman nüfustan ve Yahudilerden bekleneni göremeyince Ermenileri hedef kitle olarak seçmişlerdir. Misyonerler, Hıristiyan nüfusa sahip ve özellikle Ermeni milletinin yoğun olduğu bölge ve şehirleri mesken tutmuşlardır (Yozgat, Sivas, Elazığ, Diyarbakır, Antep, Maraş, Halep, Van ve Erzurum).
İlk başlarda Ermeniler cemaatlerine yönelik propaganda çalışmasına yönelen misyonerlere oldukça temkinli yaklaşmış ve kendilerini korumaya çalışmışlardır. Meselâ Beyrutlu bir Ermeni, torunlarını Cebel-i Lübnan’da Amerikan okuluna vermiş ancak torunlarını Protestan yapmak istediklerini anlayınca torunlarını okuldan almıştır. Misyonerliğin yayılma aşamasında Bâbıâli ile Ermeni Patrikhânesi, misyonerlerin Ermenilere yönelik mezhep değiştirme gayretlerini engellemek için
birlikte çalışmışlardır. Eğitimden sağlığa çok değişik yollarla yapılan misyonerlik propagandaları bir
müddet sonra Ermeni milleti üzerinde istenileni vermiştir. Gregoryen Ermeniler, 1850’lerden
sonra Protestan olmaya başlamışlardır.
BUGÜN RİSK VAR MI?
Kuruluşunu müteakip büyük devlet olmanın yolunu uluslararası ticarette gören ABD bu amacı doğrultusunda “Hasta Adamın” mirasından faydalanmak istemiştir. Bu basit nitelemenin ötesinde ABD yüzyıllık projelerle Osmanlı coğrafyasında söz sahibi olabilmek amacıyla hareket etmiştir.
Osmanlı Devleti ile girişilen iktisadî ilişkilerin, 19. yüzyıl şartları altında binlerce kilometre ötelerde girişilen, milyonlarca dolara mâl olan misyonerlik faaliyetlerinin ve Anadolu topraklarında Protestan Ermeni toplumu oluşturma çabalarının altında Anadolu coğrafyasını kontrol etme isteği yatmaktadır. Osmanlı Devleti zayıflaması ile birlikte birçok emperyalist devletin hücumuna uğramıştır. Bu saldırılarda silahlar ve silah tutan eller her zaman gözükmemiştir. Bazen güler yüzün ve şefkat ellerinin altında “sopalar” gizlenmiştir. Osmanlı Devleti’ne verilen devletlerarası borçların hatta yardımların aslında hiçte gözüktükleri gibi iyi niyetli olmadıkları ortaya çıkmıştır.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı iktisadî sıkıntılar düşünüldüğünde benzer ellerin benzer yardımlarını görmek mümkündür.
Yavuz Güler Osmanlı Devlet Yönetimi Trük-Amerikan İlişkileri (1795-1914) adlı yayınlanmış makalesinde “Emperyalist devletlerin uzun vadeli politikaları karşısında Osmanlı Devleti güçsüzlüğünden ötürü politikalar geliştirememiştir. Bugün için önemli olan nokta ise, Osmanlı Devleti döneminde Türk milletine karşı yürürlüğe konulan uzun vadeli projelerin öncelikle tespit edilip tanımlandırılmasıdır. Bu çalışmadan anlaşılacağı üzere; günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik tehditlerden ”derin devlet"i, “darbeleri” ve "PKK terörünü" de içinde barındırdığı iddia edilen “misyonerliğin”, “Ermeni meselesinin” tohumlarının Osmanlı Devleti döneminde atılmasında ABD’nin politikalarının etkisi vardır." ifadelerini kullanıyor.