Bir elbiseyle bir vücut arasındaki esrarlı rabıta
Elbisemizin gerçek bir vücuda, insanların da elbisenin içini dolduracak genişlikte bir ruha sahip olmadığı durumlarda “insan insanın en büyük sorunudur” gerçeği her zaman canlılığını korumakta.
Gerçeklerle sözler arasında ilişkilerin koptuğu/koparıldığı zamanlarda herkesin kendini dinlediği, başkasına olan inancını yitirdiği durumlarda başlıyor endişe ve öfke söylemleri…
Ölü ya da diri insan için olması gerektiği gibi örtünmek fıtri ve ahlaki bir tavır olmanın ötesinde emanet şuurunda olanlar için bedene ve ruha karşı bir sorumluluktur aynı zamanda…
Doğduğumuzda bir örtüye sarılıp ailemize verilmekle başlayan hayat yolculuğumuz, öldükten sonrada bir örtü altında yıkanmakla ve yine bir örtüyle kefenlenerek sona erer…
Her insanın doğuştan mahremiyet hakkı vardır. Bu hak haya duygusuyla birlikte, bedene ve ruha olan bireysel ve toplumsal saygıyla hayat bulur. Herkesin dünya görüşüne göre şekillendirilecek bir durum da olmamakla birlikte, insanların/toplumların endişe ve konuya yaklaşım düzeyleri farklılık gösterebilmektedir.
Başkalarının sizi nasıl gördüğü ve yargıladığı konusunda endişe duyuyorsanız utanç konusunu özünde sosyal bir duygu olarak kavradığınız gibi, başkalarına hiç atıfta bulunmayan bir tür eleştirel öz değerlendirme olarak ta görebilir, ya da ikisi arasında gelgitler yaşayabilirsiniz.
Başkalarına nasıl göründüğünüzle olan ilginiz ağır basabildiği gibi, tamamen yalnız olduğunuzda, aklınızda hayali bir kitle olmasa bile fıtratınız gereği utanma duygusunu yaşayabilirsiniz.
Bilmek, bilinmek ve sezmek yolculuğuna çıkar ilk nefeste insan. Kendini tanıdıktan sonra amacını anlar o an…
Kendini doğru algılama/yargılama konusunda sağlıklı bir yol tutamayanların utanma/utanç duyma toleransları da elbette farklı olacaktır.
Sartre'ın da belirttiği gibi: "utanç, kişinin öteki karşısında kendisinden utanmasıdır."
Bize göre bu durum sadece Sartre’nin söylediğinin de ötesindedir…
Temelde yapılan bir davranış karşısında toplumsal ve ahlaki değerler kişi tarafından önemsenmediği sürece genelde utanma duygusu, özelde de çıplaklık konusunda utanç duymak pek mümkün görülmüyor.
Utanç konusunda kişinin benliğinde, algısında, hissiyatında ahlaki ve toplumsal değerlerle bir uyumsuzluk ya da bunları ret olayı varsa utanma duygusunu beklemekte hayal olacaktır.
Fıtratta olması gereken çıplaklık utancı, sadece bedensel çıplaklık ile sınırlı olamaz. İnancımız gereği “mahremiyet” değerine uygun yaşanıp yaşanmaması durumu göz ardı edilemez.
Kişiye özel mahremiyet alanında bedenin görülür olması, kişinin kendini ifade edebilme/kabul görme ölçüsündeki bir yetersizliğin de işareti olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği konusu uzmanlar tarafından da öncelikli ele alınması gereken, verilmesi gereken eğitim konu başlıklarından birisi olmalıdır.
Kamusal ya da özel alanda ailesi başta olmak üzere önemli görülen kişiler tarafından da olsa çıplak görünüşün izlenmediğini düşünen ve önemsemeyen kişilerde utanç kaygısı çoktan buharlaşmıştır.
Elbisemizin gerçek bir vücuda, insanların da elbisenin içini dolduracak genişlikte bir ruha sahip olmaları gerekir...
Bizim kadim kültürümüzde giyilen kıyafetlerinde bir dili vardır. Aynı zamanda. Elbise, insan olmanın madalyasıdır…
Giyim kuşam ve içerdikleri sembolik anlamları, bir toplumda kadın, erkek ya da azınlık olmak gibi hâller yanında, gelenek ve görenek, siyasi işleyiş, kimlik inşası, zihniyet, dini inanç, maddi kültür, statü, sosyal yapı, ekonomik ve siyasi durum, tüketim tarihi ve tekstil gibi konularda da bizlere bilgi kaynağı olmuştur.
Kıyafetlerin sadece karşımızdakiler üzerinde değil giyen kişiler üzerinde de ve toplumun genelinde psikolojik etkiler içerdiklerine de dikkat etmek gerekir.
Yazımızı eserlerinde elbiseleri de konuşturan Necip Fazıl’ın düşünceleriyle sonlandıralım:
-“Düşün, bir elbiseyle bir vücut arasındaki esrarlı rabıtayı düşün!
O elbise ki, terzinin elinden vücudun basit hendesesine göre yapılmış manasız bir kalıp halinde çıkar ve sonra bir vücuda yapışıp onun bütün hareketleriyle yaşamaya başlayınca ne hale gelir, düşün!
Başlangıçta dümdüz bir alın gibi hiçbir şey ifade etmeyen elbiseler atılacağı güne kadar vücudun her hareketini saniyesi saniyesine kaydeden korkunç bir hafızadır. Birçok oturuş şekillerinin kabarttığı diz kapaklarımızı düşün!
Her duygunun hususi biçim verdiği omuzlarımızı düşün!”
-Düşün, düşün insanlardan evvel eskidiğimiz halde kaç insan eskitiyoruz?
Bizim ıstırabımızı düşün!
Biz vücutsuz kalan bir elbise miyiz, yoksa elbisesiz kalmış bir ıstırabın vücudu mu?