Bunalım Çağının Ayak Sesleri: Gelişirken Kaybettiklerimiz
İçinde yaşadığımız dönem, insanlık tarihinin en hızlı değişimlerinden birine tanıklık ediyor. Teknoloji artık hayatımızın yalnızca bir parçası değil; adeta yönlendirici gücü haline geldi. Akıllı ev sistemlerinden cebimize sığan işlem gücü devlerine, dijital ekranlardan yapay zekâ destekli uygulamalara kadar her şey, yaşam biçimimizi kökten dönüştürüyor. Yakın gelecekte robotların da gündelik hayatımızın sıradan bir unsuru olması işten bile değil. Peki, tüm bu yenilikler karşısında insan ruhu ne durumda?
Gelişme olarak gördüğümüz birçok yeniliğin, aslında görünmez bir geri gidişle yürüdüğünü fark ediyoruz. Doğayla olan bağımız, teknolojinin sunduğu konforun içinde iyice zayıflıyor. Toprak kokusu, temiz hava, doğanın ritmi… Bunların yerini ekran ışıkları, dijital bildirimler ve yapay uyaranlar alıyor. İnsan, doğadan uzaklaştıkça kendi iç sesinden de uzaklaşıyor. Robotlar hayatımıza girerken, biz de istemeden robotlaşıyoruz: hız odaklı, duygudan kopuk, mekanik bir yaşam tarzına doğru sürükleniyoruz.
Bugün insanlık, tarihin en çok imkâna sahip olduğu bir dönemde yaşıyor; ama aynı zamanda en çok bunalımı da hissediyor. İlginçtir ki refah arttıkça huzur azalıyor. Çünkü kolay ulaşmanın bedeli, anlam kaybıdır. Eskiden bir şey elde etmek zaman isterdi, emek isterdi, sabır gerektirirdi. Oysa bugün bir tıkla sahip olduğumuz şeylerin değeri de bir o kadar hızlı tükeniyor. Bu da toplumda yaygın bir doyumsuzluk ve tatminsizlik duygusu yaratıyor. Artık "sahip olmak" değil, "daha fazlasına sahip olmak" temel motivasyon hâline gelmiş durumda.
Toplumsal bunalımın en görünmeyen fakat en etkili ayaklarından biri de ekonomik düzenin merkezine yerleşen faiz gerçeği. Yıllar içinde normalleştirilen, hatta sistemin devamlılığı için zorunlu gösterilen faiz; aslında toplumların ruhunu zedeleyen bir yapıya dönüşmüş durumda. Haksız kazanç mekanizmalarını, kolay para kültürünü, kara parayı ve adaletsiz gelir dağılımını besleyerek toplumun temel ahlaki yapısını çökertiyor. Eğer inançlı bir toplum olduğumuzu söylüyorsak, bu çelişkiyle hesaplaşmak zorundayız. Faiz yalnızca ekonomik bir tercih değildir; toplumsal huzurun, adalet duygusunun ve insani dengenin doğrudan karşısında duran bir sistemdir.
İç huzurunun giderek eksildiği bir toplumda, bireysel bunalımlar da artıyor. İnsanlar daha yalnız, daha huzursuz, daha gergin. Psikolojik sorunların yaygınlaşması, tüketim çılgınlığının artması, sosyal ilişkilerin zayıflaması… Bunların hepsi, iç içe geçmiş bir büyük resmin parçaları. Çünkü anlam kaybolduğunda, insanın kendisi de kaybolur.
Elbette teknolojiye karşı durmak mümkün değil, hatta böyle bir çaba anlamsız olur. Mesele ilerlemek değil; nasıl ilerlediğimizdir. Hayatı kolaylaştıran her yenilik, insanı değerlerinden uzaklaştırmamalı. Doğayla, ahlakla, emeğin kıymetiyle, toplumsal adaletle bağımızı güçlendiren bir denge kurmadıkça; robotların gelişimi değil, insanların robotlaşması hızlanacak.
Bugün ihtiyacımız olan şey; sadece yeni teknolojiler, yeni cihazlar, yeni sistemler değil. Bugün asıl ihtiyaç, unuttuğumuz insanı yeniden hatırlamak. Bunalım çağı dediğimiz şey teknolojinin kendisi değil; insanın kendine yabancılaşmasıdır. Ve bu yabancılaşmayı durdurmanın yolu, gelişirken değerleri de büyütebilmekten geçiyor.