Yeni Yıl, Eski Düzen: Değişmeyen Zulmün Takvimi
Miladi takvime göre 2026 yılına girdik. Yeni yılın “iyi geçmesi” temennileri havada uçuşurken, dünyanın dört bir yanında süren savaşları, kaosu ve adaletsizliği hatırlatmak bir karamsarlık değil, bir zorunluluktur. Çünkü geride bıraktığımız yıl; depremlerle, yangınlarla, kitlesel katliamlarla ve derin insani krizlerle hafızalara kazındı. Artık dünya eski dünya değil; her gelen yeni yıl, bir öncekini aratır hâle geliyor.
Yeni yılın daha ilk günlerinde yaşananlar da bu karanlık tabloyu doğrular nitelikteydi. Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik hamlesi, uluslararası hukuk açısından ciddi soru işaretleri barındıran bir güç gösterisi olarak kayda geçti. Daha önce de birçok coğrafyada “müdahale” adı altında askeri ve siyasi operasyonlar gerçekleştiren ABD, bu kez ilk adımda bir devlet başkanını hedef alarak küresel sistemin geldiği noktayı gözler önüne serdi. “Uyuşturucuyla mücadele” gibi meşrulaştırıcı söylemlerin arkasında enerji, petrol ve maden kaynaklarına yönelik çıkar hesaplarının olduğu artık inkâr edilemez bir gerçek.
Bugün dünyada yaklaşık 190 devlet var. Ancak söz konusu belirli bir ülke olduğunda, uluslararası toplumun büyük kısmı sessizliğe gömülüyor. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere pek çok uluslararası kurumun, kriz anlarında ne kadar etkisiz ve işlevsiz kaldığı bir kez daha ortaya çıktı. Bu yapılar, evrensel adaletin değil; çoğu zaman güç merkezlerinin çıkarlarının hizmetinde çalışıyor. Bunu halklar görüyor. Ne var ki siyasi elitlerin önemli bir bölümü bu gerçeği görmezden gelmeyi tercih ediyor.
Batılı devletlerin, Amerika karşısındaki suskunluğu artık bir istisna değil, bir kural hâline gelmiş durumda. Benzer bir tabloyu Gazze’de yaşananlar sırasında da gördük. Onlarca İslam ülkesinin varlığına rağmen, Filistin halkı kaderiyle baş başa bırakıldı. Bu sessizlik, yalnızca siyasi bir başarısızlık değil; ahlaki bir iflastır.
Unutulmamalıdır ki bu düzen, yalnızca askeri güçle değil; ekonomik baskılar ve psikolojik operasyonlarla da inşa ediliyor. Venezuela örneğinde olduğu gibi, bir ülke önce ekonomik olarak çökertiliyor, ardından toplumsal bölünmeler derinleştiriliyor. Amaç demokrasi değil; amaç kaynaklara erişim, kontrol ve süreklilik. Bu sistem, çıkarları uğruna hiçbir değeri kutsal saymıyor; dini, ideolojiyi ya da insani ilkeleri yalnızca birer araç olarak kullanıyor.
Yeni bir yıl, yeni krizlere gebe görünüyor. Dünya dengeleri her an değişebilir. Kimi bunu “duygusal bir çıkış” ya da “retorik” olarak nitelendirebilir. Ancak şu soru artık yüksek sesle sorulmalı: Müslüman toplumlar, bugüne kadar denenen tüm siyasi ve ekonomik modellerin sonuçlarını görmüşken; adalet, ahlak ve sorumluluk temelinde şekillenen bir inanç perspektifini yeniden merkeze almanın zamanı gelmedi mi? Zilletten izzete giden yol, önce zihinsel ve ahlaki bir dirilişten geçer.
Tarih gösteriyor ki zulüm kalıcı değildir. Barbarlık, adaletsizlik ve zorbalık er ya da geç çöker. Bugün güç sahibi olanlar kazandıklarını zannedebilir; ancak gerçek kazanç, insanlık onurunu koruyabilmektir. Dünyanın, çıkar hesaplarından bağımsız, samimi ve cesur yöneticilere ihtiyacı var. Çünkü savaşların bedelini hiçbir zaman karar vericiler değil, halklar ödüyor.
Filistinli şair Mahmud Derviş’in dizeleriyle bitirelim:
Savaş bitecek
Liderler el sıkışacak
Yaşlı kadın beklemeye devam edecek
Şehit oğlu için.
O kız sevgili kocası için bekleyecek
Ve o çocuklar bekleyecek
Kahraman babaları için
Vatanımızı kimin sattığını bilmiyorum
Ama bedelini kimin ödediğini biliyorum.