İtminan yoksa! İhtirasın mola yerleri olabilir lakin menzili yoktur…
Her şeyin çok hızlı değiştiği-geliştiği, insanların her şeyle ilgilenirken aynı zamanda hiçbir şeyle ilgilenemez hale geldikleri/getirildikleri ilginç zamanları yaşıyoruz.
ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela'ya yönelik saldırının ardından yapılan eleştirilere ve tüm tepkilere rağmen, gözünü yeniden Grönland'a dikmesi ve Danimarka'ya meydan okumasıyla ihtiraslarının menzili olmadığını tüm dünyaya duyurmaya devam ediyor.
AB'ye ilettiği mesajında da Avrupa Birliği'nin (AB) güvenliği açısından da "buna ihtiyaçları olduğunu" söylemesi de oldukça düşündürücü.
Deli adam teorisiyle hareket eden, yılın satış danışmanı ödülünün sahibi Trump’ın radarındaMeksika’davar …
Batı geçmişte olduğu gibi insanların kaynaklarını tüketmek, ele geçirmek için önce onların ruhlarını esir alır, arkasından medeniyet taşıyıcısı olduklarını ifade ederler. Yeniden inşa ettikleri sözde medeni dünyada ise figüranlar değişse de zihniyet aynı…
Çok değil, daha 120 yıl öncesinden bir hikaye…
1906 yılının Ağustos sonu. Amerika kıtasına ayak bastığında, insan denilen mahluğun bu kadar gaddar, bu kadar acımasız, bu kadar zalim olduğunu bilmiyordu. Onun vatanında aslanlar, timsahlar, aç yırtıcılar bile bu derece vahşi değildi. O bir Afrikalı’ydı. Kongo Cumhuriyeti’nde Chirichiri kabilesinden bir pigme. Boyu sadece 1.49’du. 46 kiloydu. 23 yaşında, evli, bir çocukluydu.Güler yüzlü, hayat dolu bir insandı. Adı Ota Benga’ydı. Kendi dilinde “Dost” demekti. Bir gün Kasai nehrinde balık avlarken yakaladılar. Yakalayan Amerikalı din adamı Samuel P. Verner’di. Boynundan ve ayaklarından zincire vuruldu. Yük taşısın diye sadece ellerini özgür bıraktılar. Kırbaçlar altında saatlerce yol yürüttüler. Sonra onlarca soydaşıyla birlikte bir geminin makina bölümüne konuldu. Zifiri karanlıkta, haftalar süren bir yolculuk sonrası New York’ta gün ışığıyla buluştu. Soydaşlarından ayırıp bir kafese koydular kendisini. Bir depoya hapsettiler. Günlerce orada tutuldu. Hergün önüne bir kuru somun attılar.
Tarih 9 Eylül 1906’ydı. New York Bronx Hayvanat Bahçesi’nde o gün görülmemiş bir kalabalık vardı. Hayvanat Bahçesi hasılat rekoru kırıyordu. Nedeni New York Times Gazetesi’nde çıkan bir haberdi. Şöyle yazıyordu. “Vahşi adam Bronx’da maymunlarla aynı kafesi paylaşıyor. İnsanın ilk ataları bir arada. Bakıcısı bazen serbest bırakıyor. Eylül ayı boyunca akşamüstleri ziyaret edilebilir.”
Gazete haberine bir de not eklemişti. “Bazı kesimler bu olaya tepki gösterse de, bilim adamları Benga’nın insan olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Ota Benga’yı önce hortumla yıkadılar. Sonra hayvanat bahçesinde içinde ağaçlar olan geniş bir kafesin içine koydular. Kucağına Dohong adlı yavru orangutanu verdiler. Gazeteciler fotoğraflarını çekerken, binlerce insan merakla kendisini izledi. Ota Benga da onları. Yüzünde garip bir ifade vardı. Hüzün ve kin. Yavru orangutan korkudan sımsıkı ona sarılmıştı. Her gün saatlerce poz verdiler. Bir hafta içinde ziyaret edenlerin sayısı 250 bini geçti. Bazıları kafese kemik atıyordu. Ota Benga sinirlenip, sivri dişlerini gösterince, “Cannibal, cannibal” (Yamyam yamyam) diye tempo tutuyorlardı. Gazeteler “Benga bir yamyamdır” diye yazıyordu.
Ota Benga’ya yapılan buzulme, çoğu hristiyan olan New York halkından kimse ses çıkarmadı. Ne politikacılar, ne bilim adamları, ne gazeteciler, ne aydınlar. Yüreklerin kulakları sağırdı. Herkes bu vahşeti doğal karşılamıştı. Bir kişi hariç. Rahip James H. Gordon. Zulme isyan etti. Gazete gazete dolaştı. İmzalar topladı. Uyuyan insanlığı uyandırmak için çalmadık kapı bırakmadı. Kilisede sürekli aynı şeyleri söyledi. “İnsan ırkından olan birinin maymunlarla sergilenmesi en büyük günahtır.”
Sonunda Bronx Hayvanat Bahçesi Ota Benga’yı serbest bıraktı. Pantalon, ceket giydirdiler. Ayak işlerinde çalıştırdılar. Tarih 20 Mart 1916 idi. Eşinden, çocuğundan, soydaşlarından binlerce kilometre uzakla olan Ota Benga, çaldığı bir silahla kendisini kalbinden vurarak intihar etti. Çünkü ölüm onun özgürlüğüydü.
Öldüğünde henüz 32 yaşındaydı. Bronx Hayvanat Bahçesi zamanla Ota Benga ile ilgili tüm kayıtları sildi. Ancak gazete haberleri ve fotoğraflar gerçeği gizleyemiyordu. Hayvanat Bahçesi yetkilileri, tepkiler artınca “Dünyanın her yerinde yapılıyor, biz niye yapmayalım?” dediler. Söyledikleri doğruydu. O yıllarda uygar denilen Avrupa’nın bir çok yerinde aynı vahşet sergileniyordu. Londra, Paris, Berlin, Brüksel, Stuttgard, Barcelona, Milan, Hamburg gibi metropollerde kafes içinde insanlar, diğer insanların eğlencesiydi. Bu vahşet öylesine bir gelir kapısı olmuştu ki, “Hayvanat Bahçeleri”nin yerini, “İnsan Bahçeleri” almıştı. 1960’lara kadar binlerce insan kafeslerde hayvanlar gibi sergilendi. Çığlıkları yeri, göğü inletti.
Ama modern insanlar! kör ve sağırdı. Ota Benga’nın vatanında şöyle bir atasözü var.
Jaa se behn-indeh bun-wehnin“Dekor gerçeğe uyum göstermez, gerçeğin de dekora ihtiyacı yoktur.”
Batı’nın güç ve tahakküm araçları olarak tarih sahnelerinde yer alan İnsanat bahçeleri yerini başka araçlara bırakmış olsa da öteki algısı sürekli canlı tutularak sömürü olayı farklı boyutlarıyla devam etmektedir.
Sömürü sadece batıdan doğuya olmuyor artık. Küreselleşmeyle birlikte gelir düzeyi düşük olan ülkelerden gelişmiş ülkelere her türlü kaynak akmaya devam ediyor/ettiriliyor.
Bugün uygar denilen Amerika’nın, İngiltere’nin ve Avrupa’nın “Özgürlük ve demokrasi” sözü sadece bir dekordan ibaret olduğu, Venezuela’daki siyasi krizin tırmandığı ve Nicolas Maduro’nun ABD güçleri tarafından ele geçirilerek ABD’ye nakledildiği, hatta Maduro’nun kendi vatandaşların bir kısmının sevindiği yaşanan son olayda da bir kez daha görülmüştür.
Gerçek ortada…Trump deli adam teorisiyle hareket ettiği sürecekural temelli uluslararası ilişkilerden bahsetmek bu saatten sonra mümkün görülmüyor...