Toprak Susarsa, Şehir Doymaz
Türkiye’de tarım ekonomisi denildiğinde birçok kişinin aklına sadece çiftçi gelir. Oysa işin aslı çok daha büyüktür. Tarım dediğimiz şey, tarladaki traktörün gürültüsünden ibaret değildir; şehirdeki mutfağın, pazardaki etiketin, sofradaki ekmeğin ve yarının gıda güvencesinin adıdır. Bu yüzden tarımda yaşanan her sarsıntı, önce köyde hissedilir ama etkisi eninde sonunda şehrin ortasına kadar gelir. Toprak susarsa şehir doyamaz; üretici kazanamazsa tüketici de huzur bulamaz.
Bugün Türkiye’nin tarımda en büyük sıkıntısı, üretimin hâlâ büyük bir fedakârlıkla yapılmasına rağmen ekonomik karşılığının aynı ölçüde alınamamasıdır. Çiftçi sabahın ilk ışığında tarlasına giderken yalnızca hava durumunu değil, mazot fiyatını, gübre giderini, elektrik faturasını ve borç takvimini de düşünmek zorunda kalıyor. Üretim artık sadece tarımsal bilgiyle değil, adeta bir kriz yönetimiyle sürdürülüyor. Bu durum da tarımı bereketli bir uğraş olmaktan çıkarıp zorunlu bir direnişe dönüştürüyor. İnsanlar toprağa küsmez derlerdi; ama artık birçok üretici toprağa değil, sistemin adaletsizliğine küsmeye başladı.
En acı tablo ise ürünün tarladan çıkışı ile tezgâha varışı arasındaki farkta görülüyor. Üretici ürününü düşük fiyattan elden çıkarıyor, tüketici ise aynı ürünü yüksek bedelle almak zorunda kalıyor. Böyle bir denklemde ne çiftçi memnun ne vatandaş. Demek ki sorun üretimde değil, üretimin ekonomik yolculuğundadır. Tarım ekonomisi tam da bu noktada önem kazanır. Çünkü mesele sadece ürün yetiştirmek değil, o ürünün değer zinciri içinde hak ettiği karşılığı bulmasını sağlamaktır. Tarlada alın teri dökenin payı küçüldükçe, sistem büyüyor gibi görünse bile aslında içten içe çürüyor.
Türkiye’nin tarımda yeniden güç kazanması için sadece destek vermesi değil, güven vermesi gerekir. Çiftçi önünü görmek ister. Hangi ürünü ekerse zarar etmeyeceğini, hangi desteği ne zaman alacağını, hangi pazarda nasıl korunacağını bilmek ister. Belirsizlik tarımın en büyük düşmanıdır. Çünkü sanayide üretim bandını durdurup yeniden başlatmak mümkündür; ama tarımda kaçan bir sezon, bazen bir yılın emeğini götürür. Bu nedenle planlı üretim, su yönetimi, bölgesel ürün deseni ve güçlü kooperatif yapıları artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Bir başka sessiz tehlike de kırsaldan kopuştur. Gençler toprağı umut değil yük olarak görmeye başladığında, tarım sadece bugünün değil yarının da sorunu haline gelir. Köy boşalırsa üretim zayıflar, üretim zayıflarsa fiyat baskısı artar, fiyat baskısı artarsa toplumun tamamı etkilenir. Yani tarım ekonomisi aslında yalnızca üreticinin defteri değildir; ülkenin sosyal dengesiyle, göç yapısıyla, enflasyonuyla ve hatta huzuruyla doğrudan ilgilidir.
Bugün yapılması gereken şey, tarımı sürekli sorun çıkan bir alan gibi görmekten vazgeçip onu stratejik bir güç olarak ele almaktır. Çiftçiyi ayakta tutan politika, aslında tüketiciyi de koruyan politikadır. Tarlayı desteklemek, sofrayı korumaktır. Üreticinin kazandığı bir düzen, şehirde hayatın daha dengeli akması demektir. Eğer bu gerçek hâlâ tam olarak anlaşılmazsa, yarın daha pahalı gıdayı, daha az üretimi ve daha kırılgan bir ekonomiyi konuşmak zorunda kalırız.
Tarım sadece toprakla uğraşmak değildir; memleketin geleceğini ekmektir. O geleceği kurutursak, yarın elimizde sadece boş hesaplar değil, eksilen sofralar kalır. Bu yüzden tarım ekonomisi bir sektör başlığı değil, ülkenin yaşama meselesidir.