ÇOCUKLARI SOKAĞA SALMAYIN DİYENLER BURDA MI?
Bir zamanlar il millî eğitim müdürü okulumuza (liseye) ziyarete gelmişti. Öğretmen arkadaş okula gelen öğrencilerin akademik seviyesindeki düşüklükten şikâyet etti. Hem bu çocuklara hem de bunlar yüzünden iyi öğrencilere yeteri kadar faydalı olmadığı için üzgün olduğunu söyledi. Müdür beyin cevabı ise devletin okula ve eğitim öğretime bakışını ortaya koydu:
"Çocukları sokağa salmayacaksınız. Yasin suresini ezberleyemiyorsa Fatiha'yı öğreteceksiniz. Köklü sayıları öğrenemiyorsa toplama çıkarmayı öğreteceksiniz. Hiçbir şekilde çocuğu eğitim öğretim dışına çıkarmayacaksınız."
Çocukları sokağa salmayın mantığı sınıfları sokağa çevirdi, sınıflar sokak çocukları ile doldu. Akademik başarı düştükçe düştü. Nasıl ki bir tane çürük elma sepetteki bütün elmalara zarar veriyorsa, bu anlayış sebebiyle hep iyiler zarar gördü.
Oysa ki okumayacak çocuk bir şekilde hayata atılır, meslek sahibi olur giderdi bu toplumda. Okumayanlar sokak çocuğu olmazdı. Okumak değerliydi ama herkes de okumak zorunda değildi. Yıllarca bu hep böyleydi. Ama çeşitli gerekçelerle herkesin okuması istendi. Okumak deyince yanlış anlaşılmasın, diploma alması istendi ve herkese kolay yoldan bol keseden diploma dağıtıldı. Çocukları sokağa salmadık ama eğitimde kaliteyi de kaybettik.
Bu ülkeye en büyük darbeyi sırf imam hatip okullarını kapatmak için zorunlu ve kesintisiz 8 yıllık eğitimi getirenler vurmuştu. Üstelik bu darbeden meslek liseleri de büyük zarar gördü. Yapılacak en doğru şey bu uygulamadan bir an evvel vazgeçmekti. Biz hatadan dönülecek ümidiyle beklerken 2012 yılında yapılan düzenlemeyle bir de baktık ki zorunlu eğitim 12 yıla çıkarılmış. Adına da 4+4+4 denmiş.
Vatandaşa ve eğitimcilere kulak verilmedi. Sanayi esnafının hali sorulmadı. Meslek liselerindeki duruma bakılmadı. Hangi pedagojik gerekçe ile ilkokul 4 yıla düşürüldü, o bile bilinmiyor.
Millî eğitimin başına getirilen her bakan bir şeyler denedi. Kendince bir şeyleri değiştirmeye çalıştı. Birinin yaptığını öteki beğenmedi. Sürekli sistem değişti.
Ne hikmetse hep öğretmenler yetersiz görüldü. Öğrenemeyen öğrenci yoktur, öğretemeyen öğretmen vardır kafasıyla bütün suç öğretmene yıkıldı. Öğrenci ve velilerin gözünde öğretmeni itibarsızlaştırmak özellikle bazıları tarafından marifet sayıldı.
"Veliyi üzeni ben de üzerim." "Öğretmenin senin saçını keserse söyle bana, ben de onun saçını keserim." Bu sözler unutulmadı. Herkeste derin yaralar açtı. Gelen tepkiler üzerine başka bir bakanın "Bakan bey öğretmenlere şahsiyet kazandırmaya çalışıyor." cümlesi ise yaraya tuz basmaktan farksızdı.
Aynı kişi "Yaz aylarında öğretmenlerimiz üç ay boyunca tatil yapmayacaklar. İhtiyaç duydukları kadar tatil için zaman ayıracağız ama onun dışında bir eğitim programı yapacağız. En az 1 ay süre ile öğretmenlerimizi eğitime tabii tutacağız. Eğer saygınlık kazanacaksak, bunun da böyle olması gerektiğini onlar da kabullenmeliler." diyerek öğretmenleri vatandaşın önüne yem olarak attı. Bu ülkede tarih boyunca konuşulmamışken bir anda öğretmenin tatili konuşulmaya başlandı ve hâlâ konuşuluyor. Üstelik o da üç değil, iki ay olmasına rağmen...
Öğrencinin öğretmene puan vermesini bile düşündüler. Akıl alır gibi değil...
Yetersiz, sorunlu, suçlu olan hep öğretmen oldu. Atanamayan öğretmen sorunu gibi saçma bir sorun yaşayan tek ülke olduğumuz halde fakültelerdeki eğitim beğenilmedi. Islah etmek, öğrenci sayısını azaltmak, daha yüksek puanla öğrenci almak, ihtiyaç fazlası bölümleri kapatmak gibi tedbirler almak yerine fakülteden sonra akademi eğitimi getirildi.
Öğretmene medeniyet tarihimizde görülmemiş bir şekilde bakıcılık rolü verildi. Eğitimcilik yapması istenmedi. Sadece müfredatı öğretmesi, sınavlara hazırlaması, akşama kadar çocuğu avutması beklendi. İstediğini alamayan veli ve öğrencilerin başvurduğu 147 öğretmen şikâyet hattı yıllarca giyotin gibi sallandı öğretmenin tepesinde. Akademik başarı her şeyden üstün tutuldu. Sosyal beceriler, ahlak ve maneviyat eğitimi göz ardı edildi. Topluma faydalı iyi insan yetiştirme hedefinden hızla uzaklaşıldı.
Öğrenci, öğretmen ve velilerdeki değişen roller ve amirlerden gelen baskılar sonucu okullarda disiplin kavramının olmadığını, öğrencilerin yaptığı saygısızlık ve zorbalıkların hoşgörüldüğünü, artık okul ve eğitime duyulan ihtiyacın sorgulandığını üzülerek müşahede ediyoruz.
Okumanın kıymetsiz hale getirildiği, masum çocukların şımartılmış çocuklar tarafından zarar gördüğü, zorunlu eğitimin sorunlu olduğu, mevcut sistemin iyileri koruyamadığı, kötüleri de cezalandıramadığı ve iflas ettiği su götürmez bir gerçek.
Bir anda bugünlere gelmedik. Hastalık belirtileri baş gösterdiğinde gerekli tedbirleri almak yerine geçici pansumanlarla uğraştık. Bataklığı kurutmak yerine sinek avlamayı tercih ettik. Samimiyetle uyaranları dinlemek yerine bildiğimizi okuduk.
Sonuç olarak canı sıkılanın okul basıp öğretmen darp etmesinin, bıçaklamasının ve hatta katletmesinin vaka-i âdiye haline geldiği, nihayetinde kalem tutması gereken ellerin silah tutup arkadaşlarını katlettiği şu acı günleri gördük.
"Amerika'da yaşanan okul saldırıları neden ülkemizde yaşanır oldu" sorusunun sadece küçücük bir kısmına değinmeye çalıştım.
-Cinayetlerin normalleştirildiği, kolay paranın, pavyonun, aldatmanın özendirildiği dizilere,
-Ahlakî değerlerimizi çürüten ve aile yapımızı yıkan gündüz kuşağı programlarına,
-Her türlü melânetin haber adıyla normalleştirildiği haber programlarına
-Sosyal medya ve oyun bağımlılığına,
-İstanbul Sözleşmesi adıyla çıkarılan ve fayda yerine zarar veren kanunlara,
-Kadını yuvasından koparan, çocuğu kreşe mahkûm eden uygulamalara,
-Dijital platformlardaki çürümüşlüğe ve başıboşluğa,
-Adalete duyulan güvensizliğe, cezasızlık algısına, herkesin kendi adaletini sağlamasına,
-Sosyal medya üzerinden yürütülen algı operasyonları ve beşinci kol faaliyetlerine,
-Suç çetelerindeki artışa,
-Ünlendirilenlerin müptezellerin gençlere olumsuz rol model oluşuna,
-Özgürlük adındaki putun dokunulmazlığına... değinemedim bile.
Yaşanan acı tecrübelerden ders alıp sorunların kaynağına iner, etkili çözümler üretir miyiz? Suçlu arama derdine düşmeden, siyasi ve ideolojik ayrılıkları bir kenara bırakarak aklı selim ile hareket edebilir miyiz? Açıkçası bu konuda iyimser ve ümitvar değilim. Zira devlet ve millet olarak yaşadığımız tecrübelerden ders çıkaracak olgunluğa erişemedik henüz.
Köklü değişiklikler olmaz ve köklerimize dönmezsek dizlerimizi dövmeye devam edeceğimiz aşikâr. Aksi halde daha kötü günler yaşanmaması için dua etmekten başka çaremiz yok vesselam...