BÜYÜK HİKÂYELER KÜÇÜK İNSANLAR
Vadettiklerinizle verdikleriniz arasında makasın açılması hikâyenizi yalancı çoban hikayesine dönüştürüyor.
‘Evde uzay mekiği yapıp Aya gideceğim!’
Bu güzel bir hikâye olabilir ama gerçekçi değil ve her kurgu öncelikle kurguyu çatanı ifşa eder. Eğer bu kurgu bir süre sonra gerçekleşmemişse artık ‘yalan’, ‘hayalcilik’ vb. etiketler devreye girer.
Toplumları motive etmenin en bilindik yolu ona bir hikâye vermektir.
Siyaset bunu yapar.
Siyaset bunu yaparken aslında topluma kendi geleceğinin devam edeceği bir hikâye verir. Bunu hikâyeyi sunarken de salında siyasi ikbal hikayesi değil de ülkenin ilerlemesi, toplumun kalkınmasını önceliyormuşçasına bu hikâyeyi kurgular. Yani siyaset kendi ikbal hikayesinin toplumun, ülkenin hikâyesi olduğuna toplumu inandırır. Özellikle uzun soluklu iktidarların propaganda araçlarına nüfusu bu hikâyeyi halkın hikayesi yapma konusunda uzmanlaşmıştır.
Ancak, topluma ‘cennet’ vaadi bir türlü gerçekleşmez. O zaman ne mi olur?
Artık toplum o hale gelmiştir ki, bir türlü gerçekleşmeyen hikâyenin neden gerçekleşmediğini soramaz hale gelir. Çünkü zaten hikâye hem bir rıza oluşturma hem de insanları oluşan bu rızalarına bağımlı yapma dozu içerir.
Bakın her siyasi iktidarın bir hikâyesi vardır ve hepsi için bu hikâye toplumun ve ülkenin kurtuluş hikâyesidir.
Hiçbir siyasi oluşum ‘yalancı çobanım’ diye sahneye çıkmaz. Ancak hikayesine inanmamızı ister.
Güçlü siyasal iktidarlar da hikâyesine inanmayanları, göstermedikleri rızalarına mahkûm eder. Gerekirse onları oyundan atar, tarihten siler. Halk bunun da hikâyenin bir kurgusu olduğuna inanır.
Bu bağlamda Türkiye’de kullandığımız ‘Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ deyimi çarpıcıdır. Oysa daha ilk baştan bu hikâyenin içine herkese dokunacak bir yılan yerleştirilmiştir ve zamanı vardır, dokunması için.