Haber Öldü mü, Yoksa Biz mi Gerçeği Kaydırdık?
Eskiden gazeteyi açtığımızda önce habere bakardık. Şimdi ise haber bize geliyor. Daha doğrusu, algoritmanın bizim için seçtiği haber geliyor.
Peki gerçekten önemli olanı mı görüyoruz?
Yoksa bize gösterileni mi önemli sanıyoruz?
Medyanın dönüşümü yalnızca teknolojik bir değişim değil. Aynı zamanda gerçeğin nasıl algılandığına ilişkin büyük bir değişim.
Bir deprem olduğunda ekranlar birkaç gün boyunca deprem görüntüleriyle doluyor. Enkaz, kurtarma anları, gözyaşları, son görüntüler…
Sonra gündem değişiyor.
Oysa deprem gerçeği değişmiyor.
17 Ağustos'un yıldönümünde depremi yeniden hatırlıyoruz. Peki 18 Ağustos'ta ne oluyor?
Deprem yine bekliyor.
Biz ise başka bir gündemin peşinden gidiyoruz.
Sosyal medyada ise durum daha da ilginç.
Bir kişinin birkaç saniyelik videosu milyonlara ulaşabiliyor. Bir tartışma, bir kavga, bir iddia veya bir fenomenin başına gelen olay saatlerce gündemin merkezinde kalabiliyor.
Çünkü artık haberin değeri çoğu zaman topluma ne kattığıyla değil, kaç kişiye ulaştığıyla ölçülüyor.
İşte burada medya ile toplum arasındaki o zor soru karşımıza çıkıyor:
Medya mı toplumu değiştirdi, yoksa toplumun ilgisi mi medyayı değiştirdi?
Bir cinayet haberini düşünün.
Olayın nedenlerini, hukuk boyutunu, toplumsal sonuçlarını konuşmak yerine bazen katilin fotoğrafı, komşuların açıklaması ve “son görüntü” daha fazla ilgi görüyor.
Bir engelli bireyin yaşadığı erişim sorununda da benzer bir durum var.
Hak ihlali konuşulması gerekirken “azmiyle herkese örnek oldu” başlığı tercih edilebiliyor.
Yani vatandaşın hakkını değil, hikâyenin duygusunu satıyoruz.
Siyasette de durum farklı değil.
Bir açıklamanın içeriğinden çok, kim kime ne dedi tartışılıyor.
Sonra ertesi gün başka bir tartışma geliyor.
Ve biz önceki gün ne konuştuğumuzu unutuyoruz.
Daha tehlikelisi ise doğrulanmamış bilgilerin hızla haberleşmesi.
Sosyal medyada ortaya atılan bir iddia, birkaç saat içinde binlerce paylaşım alıyor. Ardından bazı medya organlarında haber başlığına dönüşüyor.
Derken şu garip döngü oluşuyor:
Sosyal medya haberi üretiyor, medya sosyal medyayı kaynak gösteriyor, toplum da medyada gördüğü şeyi gerçek kabul ediyor.
Peki burada gerçek nerede?
İşte tam burada hepimizin bildiği o eski “cambaza bak” hikâyesini hatırlamak gerekiyor.
Çoğu zaman ipteki cambazı seyrediyoruz. Gözümüz yukarıdaki gösteriye kilitlenmişken, asıl önemli haber sessizce aşağıdan akıp geçiyor. Biz cambazın bir sonraki hareketini beklerken, hayatımızı gerçekten değiştirecek gelişmeleri kaçırıyoruz.
Belki de medyanın en büyük başarısı, bize neyi gösterdiği değil; neyi görmememizi sağladığıdır.
Çünkü gerçek çoğu zaman bağırmaz.
Viral olmaz.
Gözyaşı dökmez.
Sansasyon yaratmaz.
Ama toplumun geleceğini belirleyen şey çoğu zaman tam da o sessiz gerçeklerdir.
Deprem gerçeği gibi…
İşsizlik gerçeği gibi…
Eğitim gerçeği gibi…
Engelli bireylerin erişilebilirlik sorunu gibi…
Ve belki de en önemlisi, liyakat ve adalet meselesi gibi.
Bütün bunların karşısında bizim de bir sorumluluğumuz var.
Çünkü medya neyi gösteriyorsa onu tüketen bir toplum olduğumuz sürece, medyanın değişmesini beklemek biraz kolaycılık olur.
Bir haberi kaç kişinin izlediğini değil, bize ne anlattığını sormamız gerekiyor.
Bir görüntünün milyonlarca kez paylaşılması onun doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Bir başlığın çok okunması da onu önemli yapmıyor.
Belki artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Bunu gerçekten bilmem gerekiyor mu, yoksa sadece önüme düştüğü için mi ilgileniyorum?”
Çünkü medya yalnızca haber üretmez.
Toplumun gündemini de şekillendirir.
Ama artık toplum da medyanın gündemini şekillendiriyor.
İşte tam bu noktada baştaki soruya dönüyoruz:
Haber öldü mü?
Hayır.
Haber ölmedi.
Ama gerçeğin yerine hızın, izlenmenin ve sansasyonun geçtiği yerde haberin ruhu kayboluyor.
Belki de mesele medyayı suçlamak değil.
Önce kendi haber tüketme alışkanlığımızla yüzleşmek.
Çünkü bazen sorun, medyanın bize ne gösterdiği değil…
Bizim neyi görmek istediğimizdir.
Kalın Sağlıcakla