KONYA HABER
Konya
Hafif yağmur
14°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
48,9981 %0.09
55,8416 %0.04
11.031,69 %0.10

DAVANIN ADAMI MI, MAKAMIN ADAMI MI?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Teşkilat kurmak kolaydır; teşkilatçı yetiştirmek zordur.

Bir tabela asarsınız, bir bina tutarsınız, görev dağılımı yaparsınız, salonları doldurur, meydanlarda kalabalıklar toplarsınız. Bunların hepsi mümkündür.

Fakat bütün mesele şudur:

O kalabalığın içerisinden kaç dava adamı çıkarabilirsiniz?

Çünkü teşkilat, insanların yan yana gelmesi değil; aynı hakikatin etrafında omuz omuza durabilmesidir.

Dava adamı, kendisini davanın merkezine koyan değil; davayı hayatının merkezine koyandır.

Makam verilince koşup makam gidince küsen, adı okunmayınca darılan, fotoğrafta görünmeyince rahatsız olan, yaptığı hizmet bilinmediğinde çalışma iştiyakını kaybeden insanın imtihanı artık dava ile değil, kendi nefsi iledir.

Kur’ân ölçüyü koymuştur:

“Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)

Teşkilatçılığın ilk şartı budur: Ehliyet.

Bizden olması yetmez; işinin ehli olacak.

Bizi sevmesi yetmez; emaneti taşıyabilecek.

Sadık olması kıymetlidir; fakat liyakatle birleşmeyen sadakat teşkilatı büyütmez. Aynı şekilde kabiliyet de ahlaktan koparsa davaya hizmet etmek yerine sahibinin ihtirasına hizmet etmeye başlar.

Gerçek teşkilatçı, “Bana hangi makam verilecek?” diye bekleyen değil;

“Hangi vazifede bulunursam yük hafifler?”

diye sorandır.

İkinci mesele istişaredir.

Kur’ân müminlerin vasıflarını sayarken, “Onların işleri aralarında istişare iledir” buyurur. (Şûrâ, 42/38)

İstişare zayıflık değildir. Aksine kendi aklını mutlaklaştırmama ahlakıdır.

Fikrini söylemek cesaret; karar verildikten sonra teşkilat hukukunu korumak disiplindir.

Fakat teşkilatın belki de en büyük meselesi ne para ne bina ne de insan sayısıdır.

Nefistir!

Nice büyük hareketleri dışarıdaki düşmanlarından önce içeride büyüyen küçük hesaplar tüketmiştir.

“Ben yaptım.”

“Ben kurdum.”

“Ben olmasam olmaz.”

“Beni neden çağırmadılar?”

“Bana neden görev verilmedi?”

Dikkat edin; bütün cümlelerin başında aynı put vardır:

Ben!

Dava adamlığı biraz da bu “ben”i öldürüp “biz” diyebilmektir.

Gerçek teşkilatçı gerektiğinde kürsüye çıkar, gerektiğinde kürsüyü taşır.

Başkan olduğunda vakarını kaybetmez, görevi bittiğinde istikametini kaybetmez.

En önde yürürken de aynı adamdır, en arka sırada sandalye toplarken de...

Çünkü onun sadakati makama değil, davayadır.

Ve teşkilatçı dünyayı tanımak zorundadır.

Sadece dünün meselelerini ezberleyerek bugünün gençliğine ulaşamazsınız.

Ekonomiyi bilecek.

Teknolojiyi anlayacak.

Dünyadaki güç mücadelelerini okuyacak.

Kültürü, sanatı, iletişimi takip edecek.

Gençliğin hangi dünyada yaşadığını anlayacak.

Fakat bütün bunları yaparken pusulasını kaybetmeyecek.

Bir ayağı çağın tam ortasında olacak; diğer ayağı kendi medeniyet köklerine sımsıkı basacak.

Kur’ân pusulası, Sünnet yolu, akıl vasıtası, ahlak şahsiyeti olacaktır.

Çünkü dünyayı tanımadan dava yürütülmez; fakat dünyanın rengine bürünerek de dava adamı olunmaz.

Ve nihayet bütün yollar tek kelimede birleşir:

İstikamet.

Kur’ân’ın emri insanın omuzlarını titretecek kadar ağırdır:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”
(Hûd, 11/112)

Teşkilatçılık, biraz da kimsenin görmediği yerde dosdoğru kalabilmektir.

Salonlar bir gün boşalacak.

Bayraklar toplanacak.

Görevler değişecek.

Makamlar başkalarına bırakılacak.

Bugün alkışlanan isimlerin bir kısmı yarın hatırlanmayacak.

Ve bütün gürültü sustuğunda insan kendi vicdanıyla baş başa kalacak.

O zaman geriye tek bir soru kalacak:

Sen bütün bunları kimin için yaptın?

Cevabın makam ise makam biter.

Cevabın alkış ise alkış diner.

Cevabın insanlar ise insanlar unutur.

Ama cevabın Allah'ın rızası ve hak bildiğin davaya hizmet ise...

İşte o zaman görev değişir ama dava bitmez.

Makam gider ama adam kalır.

İsim unutulur ama amel kalır.

Çünkü hakiki teşkilatçı davayı kullanarak yükselmeye çalışan adam değildir.

Davanın yükselmesi için gerektiğinde kendisini unutturabilen adamdır.

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız