Umur-u Hariciye
Diyelim ki çok susadınız ve bulunduğunuz yerde bir su kuyusu var. Kuyunun başına vardığınızda kuyunun yanı başında bir de kova buldunuz ama kovayı kuyuya salacak ip yok. Bir süre sonra onu da buldunuz ama ne var ki, kova kuyunun dibindeki suya ulaşamadı. Acaba kuyu mu derin yoksa elinizdeki ip mi kısa… (hikâye Konfiçyus’a atfen anlatılır).
Kuyu derin diyorsanız eğer, topu taca atmaya çalışıyorsunuz demektir. Zira duruma etki edemezsiniz. Yok eğer ikinci seçenek olan ipin kısalığını gündeminize almışsanız, etki alanınız içerisindeki bir durumla ilgileniyorsunuz demektir. Zira daha uzun bir ip bulmak mümkündür, ama kuyunun derinliğini değiştiremezsiniz.
Hikâyenin gerçekliği bir tarafa, bize müzahir tarafı matematiksel ya da mühendislik hesapların ötesinde olmalı… Zira insanın bir iddiası, bir varlık nedeni, bir motivasyon kaynağının olması gerekir. Allah Rasulü de demiyor mu; ‘iki günü birbirine eşit olan ziyandadır’ diye…
Aslında atalarımızın da hayat felsefesine dönüşmüş durum… Şimdikiler ne kadar anlar bilemem ama; eskiler ‘umur-u hariciye’ derdi bu duruma… Günümüz insanının kâhir ekseriyeti muhtemelen kavramı bile duymadı… Dolayısıyla da bir o kadar ‘umursuz…’ Bir başka deyişle kendisinden başkası umurunda değil... Oysa kendinizi ne kadar sorumlu hissediyorsanız o kadar değerlisiniz demektir.
İddia ve misyon gelecek nesiller için kendinize ilişkin olan vazgeçmeyi gerektirir. Söz gelimi ebeveyn çocuklarının geleceği için birçok şeyden vazgeçer. Görünüşteki mahrumiyet geleceği kazanmakla ilgilidir. Zira söz konusu fedakarlığı yapmamış olması birkaç yıl sonrası bakımından çok daha büyük bir maliyete işaret eder. Benzer durum toplum misyonu için de böyledir.
Modern devletler bu misyonu vergi alarak yerine getirmeye çalışmaktadır. Topladığı vergilerle oluşturduğu kurumlar (okul, hastane, yol) ayakta kalmasını sağlamakla birlikte, devletin seküler insanı ikna etmesi söz konusu değildir. Bir başka deyişle umur-u hariciye (sorumluluk) içsel bir motivasyonu gerektirir. Batı bunu sağlayamadığı için ‘kurumsallaşmaktadır.’ Bir başka deyişle ‘kurumsallaşma Batı için bir tercih değil, zorunluluktur.
İrade sahibi olan insan, aynı zamanda sorumluluk sahibidir de... Çünkü davranışı hayvanlardan farklı olarak içgüdüsel (sevk-i tabi, sevk-i ilahi) değil, iradidir-tercihlidir. Bu yüzden de karşılığında da mükâfat ya da ceza vardır.
Kötülüğe meyilli olan insan kendisini disipline ettiği ölçüde makbuldür. Bu yüzden karnı doyduğunda sorun çıkarmak yerine, mevcut karnı doymamış olanların sorunlarına eğilmesi gerekir. İşte Allah nezdinde ceza ya da mükâfata konu olan şey tam da budur.
Sorumluluk, buradaki ifadesiyle ‘umur-u hariciye’ vazgeçmeyi, terk etmeyi, bölüşmeyi gerektirir. Kıtlık zamanında seküler insan için gizlemek ve daha yüksek fiyattan satmak esasken, böyle zamanlarda Müslüman için esas olan ‘ihtiyaç fazlası’ ne varsa (Bakara-219) infak etmektir. Bir kanaat önderi (Mehmet Zahit Kotku) der ki; "dostluğun asgarisi fazla olan malından kardeşine vermektir. Ortası 'ha benim, ha onun' diyebilmektir. Âlâsı ise kendi ihtiyacı olduğu halde kardeşine vermektir."
Sorumluluğu başkasına devretme, başkasından bekleme, hatta kaçınma-sakınma gibi bir psikolojimiz var. Bunu aşmış olmak başlı başına önemli... Zenginliği-malı, aklı emanet ve sorumluluk olarak görmek lazım. Ne var ki ‘zayıf’ insan sahip olduklarını düşündüğü şeylerle kendisine varlık-güç atfetmeye başlıyor. Oysa daha fazlasına sahip olmak her bakımdan daha fazla sorumlu olmak anlamına gelir.
Umur-u hariciye sahibi olmayanlar olan-biteni 'göremediğinden' (sahte ve safça) bir mutluluk yaşarlar. İşte, beşerî bir his... Kimi zaman biz de iç geçirebiliyoruz belki… Oysa büyükler ‘göz açıp kapanıncaya kadar bile olsa’ gafletten Allah'a sığınmışlar. Her gün kırk defa tekrarladığımız 'hesap gününü ve sahibini' hatırlayınca, geriye verilen mühleti değerlendirmenin hesabını yapmaktan başka çare kalmıyor. Hatırlatana şükürler olsun...