Musa’dan (AS) Yana Olmak
İnsanlık Hz. Nuh zamanında bir bütün olarak azgınlaşmış ve helak olmuştu. Şimdiki insanlık da öyle sanki… Üstelik helak olan diğer kavimlerin bütün günahlarını fütursuzca işleyerek… Zaman ‘ahir’ olunca da doğal olarak o ‘büyük olay’ geliyor akla; kıyamet… Fitnenin kol gezdiği böyle zamanlar kimi zaman (fitneye taraf olmamak için) kabuğuna çekilmeyi, kimi zaman hicret etmeyi, kimi zaman da ‘mücahede[1]’etmeyi gerektirir. ‘Evrensel olan İslam bu yüzden durumu kademelendirmiş; elle, değilse dille düzeltmek, değilse kalple karşı duruş (buğz).
Günümüzdeki karşılığı hangisi olsa gerek… Mesela Mevlâna kendi dönemindeki kötülüğe karşı ‘mücahede’ etmemiş… Tam tersine onlarla (Moğollarla) bağ kurmuş… İlim-irfan-hikmet sahibi olduğuna göre önemsemek gerek… Ya da Allah Rasulü Hudeybiye’de (zahiren) geri adım atmış, Hendek’te savunma savaşı vermiş… Ama her birinin neticesi zafer…
Hadis kaynaklarında fitne zamanlarında güncel tabirle ‘kabuğuna çekilmeye’ işaret eden rivayetler vardır. Benim anladığım böyle bir hal, mücadele imkânı kalmadığında hiç değilse kendini koruma altına almak amaçlı… Ancak durum zaafiyet işareti de olabilir. Zira kötülükten kaçmak önemlidir ama iyiliğe de yardım etmek gerekir. Yani firavuna karşı durmak önemlidir elbette… İyiliğe yardım Musa’dan yana olmayı, Musa ile birlikte olmayı, onunla aynı karede fotoğraf vermeyi gerektirir.
Çok daha kötüsü elbette kötülüğe arka çıkmaktır. Üstelik çok küçük dünyevi menfaatler karşılığı... Kötülük kimi zaman çok güçlü de olabilir. Kötülük güçlü taraftan geliyorsa söz konusu menfaatler için yanında-aynı karede yer alma çabası yerine, duruşla da olsa, karşı çıkmak çok daha önemlidir. Belki Mevlana’nın stratejisi buna matuftu.
Duruş konjonktüre göre değil ‘hakikate’ göre olmalıdır. Konjonktür gereği ‘güçlü’ ile birlikteyseniz; konjonktürün geçer akçe olmadığı gündeki (hesap günü) birliktelik konusunu da hesap etmiş olmalısınız. Müslümanlık konjonktürel değil sürekli bir görevdir zira... Herkesin kendi derdine düştüğü o büyük günde etrafında dolaştıkların ya da etrafında dolaşanlar değil, kendin için yaptıklarınla kalacaksın; baş başa…
Bir kişi ki; güçlü gördüğü karşısında kuzu-tavşan-fare, zayıf gördüklerine karşı kurt-arslan-fil ise, ilişkisini makamı-menfaati öyle gerektirdiği için kurar, pozisyonunu muhafaza için ya da yeni pozisyonlar için adım atarsa; bilsin ki münafıklıktan bir şube vardır onda…
Kendisini pazarlamak müslümanın şiarı değildir. Müslüman, imaj-imge-algı peşinde olamaz. Böyle bir duruş kariyerinizi çizebilir belki... Ne var ki aynı anda hem Allah’ı hem de makam sahiplerini razı etmek diye bir şey yoktur.
Bir münafığa, bir zalime ‘Ya Seyyidi’ derse bir insan; arş-ı âlâ titrer diyor Efendimiz… Zira iki paralık itibar, küçük bir menfaat ya da pozisyonunuzu kaybetmeme veya sağlamlaştırma karşılığı tercihinizi Allah'ın ikramından değil de kulun itibarından yana… Bu, gaflet ötesi bir şey... Karşı duruş da bir o kadar kıymetli…
İyi günde nimeti paylaşıp, kötü günde görünmez olmak münafıklıkla ilişkili bir durumdur. Hani demiş ya İmam Şâfî; 'iki kişinin darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya çıkarması münafıklık alametidir' diye... Oysa söz gelimi gündelik sebeplere binaen, bir iç kırgınlığı varsa aranızda; kötü gün bu durumun telafisi için bulunmaz bir fırsattır. Zira böyle dönemlerde kişinin içsel hassasiyeti yükselir. Geçmişteki yaşanmışlıkları sorun etmiyor olmanız bu dönemde çok daha kıymetlidir.
"Münafıklar imanlarına göre değil menfaatlerine göre hareket ederler" (alıntı). Münafıklar, ortada Allah’ın hükmü varken, zahire bakarak rasyonel davranırlar. Konjonktüre göre davranmak böyledir mesela…Konjonktür fevkalade rasyoneldir çünkü… Oysa Mü’minler rasyonaliteye değil idraki aşan hakikatlere iman ederler. Her şeyin (sınırlı) akılla izahı gerekmez. Mesela rasyonel olduğu halde faize itibar etmez, hatta rasyonel olmadığı halde ellerinde olanları ihtiyaç sahipleriyle paylaşırsınız. Hz. Âdem kendisince makulü (rasyonel olanı) yaptı ve bunun sonunda Kur’an’da bize bildirilenler yaşandı. İblis Hz. Adem’e secdeyi reddetti yani aklına itibar etti ve karşılığında lanetlendi.
Kişisel kanaatime göre, kötülüğün bir parçası olmak yerine pasif de olsa karşı duruş (buğz) fevkalade ehemmiyetlidir. Ama hiçbir netice alamayabilirsiniz. Bir ömür insanlara boş işleri bırakması için çaba sarfetmek ama bir arpa boyu mesafe kat’ edememek-bir level atlatamamak nasıl bir his olsa gerek... Sahi, Peygamber mesleği değil miydi bu... Kimi zaman bir ömür çalışır bir avuç insanı ancak ikna eder; Hz. Nuh gibi... Kimi zaman kimseyi alamaz şemsiyesinin altına; Hz. İbrahim gibi... Kimi zaman da alıp başını gider; Hz. Yunus gibi... Veya Hz. Zekeriyya gibi biçilmeye rıza gösterir.
En zayıf halka fetva halkasıdır. Zira takva vardır, vera vardır, i’sar vardır. Basiret, feraset, beyinle görme, kalple düşünme-görme varken, göz ile görebildiğinle yetinmek de öyle… Rasyonalite işte bu durumu temsil eder ve fevkalade dar bir bakış açısıdır. En kaba bilgi de yalın olanıdır; irfan, hikmet, ilmi ledün, müteşabih ilim, rüsuh ilmi vardır çünkü… Rasyonalite bunları da dikkate almaz. Ve elbette hakikisi (ahiret) varken sahtesine (dünyada olana) itibar… Hayatın anlamını daha fazla para veya bir başka şekilde ama, güç olarak görmek de öyle…
Zahire takılıp kalmak… Maddenin ötesine geçememek… Oysa hayatta matematik hesapla izahı mümkün olmayan öylesine incelikler var ki… Dört işlemi, beş duyuyu, zahiri-maddeyi aşmadıkça hayatın anlamını çözmek hiçbir zaman mümkün olmayacak. Acaba diyorum kendi kendime; o kadar zamandır davranışlarındaki saikleri gördüğümüz kimselerin dedikodusunu yapmayıp, yüzlerine gülümsemeye devam etmemiz bizi de Allah dostu yapar mı!…
[1] Her bir karşı duruş mücahededir. Zira mücahede hayatın ve zamanın bütününü ile ilgilidir. Buradaki kastımız birincil anlamıdır.