Direniş Ruhu
Bir gün ortalık sessizliğe bürünmüşse, biliniz ki atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Cumhuriyetin ilk yüz yılının son 20 küsur yıllık döneminde gürültünün neden arttığı, geçmişte de hangi sebebe binaen derin bir sessizlik-fetret yaşandığının cevabı buradadır. Her iki tarafın (içeri ve dışarı) nasıl 'götürdüğü' yavaş yavaş deşifre olmaktadır şükür...
Bir binanın dış yüzeyinde çeşitli çatlaklar, döküntüler, matlıklar olabilir. Siz bunu misyon içerisine sızmış rantçılar olarak kabul edin. Eğer kolonlar sağlamsa bina bir şekilde işlevini yerine getirecektir. Bunun gerçek hayattaki anlamı kolonların üstlenilen misyonu-ana omurgayı temsil ettiğidir. Bu yüzden gözüken kimi çatlaklar yüzünden binayı büsbütün gözden çıkarmamalısınız.
Bir de diğer seçeneği düşünün. Yani gayet cazip, gösterişli bir bina… Ama bütün bu güzelliklerle binanın taşıyıcılarının (misyonun) üzeri örtülmüştür. Buna da ‘algı’ diyoruz. Ülkemizde her ikisinin de örneği vardır. Ancak konu politik anlam taşıdığı ve politikanın Türkiye’de sağlıklı tartışma zemini olmadığı için değerlendirmeyi size bırakıyorum. Elbette bina satılıncaya kadar ayakta kalacaktır. Bina satıldığında ise misyon da bitecektir. Oysa misyon, bir milletin varlık nedeni yaşam dayanağıdır.
Kişisel olarak hamaseti hiç sevmem, bilindik manada hiçbir milliyetçi-ulusalcı-kavmiyetçi anlayışım da yoktur. Günlük politika ile arama mesafe koyalı da on yıllar oldu. Ama misyon başka bir şey… Siyasetle de önemli ölçüde kesişir. Rant (para ya da makam) düşük frekanslı insanlar nezdinde siyaset kurumunu cazip kılmaktadır. Ana kolon da (misyon sahipleri) konjonktürel olarak bunlara göz yumabilmektedir. Zira günümüz siyaseti (politika) nitel değil niceldir. Bir yandan da algı… Aksi takdirde varlık göstermeniz mümkün olmaz. (Not: tasvip ettiğim bir durum değildir, mevzubahis durum parti merkezli siyasetle ilgilidir).
Malum; Anadolu topraklarında yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan yapı kısıtlı ve misyonluydu. Operasyonlar en sonunda o koca çınarı devirdi. Osmanlıyla birlikte misyonu da gömüldü tarihe… Cevabı var elbet… O cevabı biz değil Bilge Kral versin: “Bizi toprağa gömdüler fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.” Yiğitler zor zamanda konuşur değil mi... Rantçılar da sair zamanda boy gösterir. Bilindik kahramanların birçoğu bu yüzden sahtedir.
Anadolu insanı devletine güvenir. Biraz da saftır. Bir araştırmada görmüştüm; ‘milletlerin öne çıkan özellikleri’ diye; bize buradan düşen pay ‘saflık’tı (doğruluğu tartışılır elbette). Yani elinden zorla bir şey alamazsın ama ruhuna nüfuz edebilirsin. Menderesi düşürmek isteyenler ona ilişkin algıyı satışa sunulan etlerin kıyma makinesinden geçirilmiş insan eti olduğuna kadar götürdü. Yurdum insanı buna da inandı.
Yüz yılın ilk çeyreğindeki büyük operasyonla memleket on yıllarca derin bir sessizliğe gömüldü. ‘Ne oluyor buralarda!..’ diyen ne siyasetçi ne akademisyen ne düşünce insanı ne alim; hiç birisi barınamadı. Saflık burada da karşılık buldu; geniş kitleler bakımından... Öyle ya; neden inanmasın ki devletine… Duruma vakıf olanlar mücadele (direniş) ruhunun halk nezdinde karşılık bulmasını sabır ve samimiyetle bekledi; bu on yıllar içerisinde...
Bazen biraz geriye çekilmek de mücadeledir. Savaşlarda ric’at ya da milletler için fetret dönemleri böyledir mesela... Kişisel bakımdan 'sabır'a karşılık gelir bu durum… Sabır ise bir zaafiyet değil mücadele stratejisidir. Bir şeyin yüreğinizin derinliklerinden gelmesi için onun hakkında 'acı' duymalısınız; hem maddi hem manevi... Görebilene acı duyulacak şey o kadar çok ki… Neredeyse gök kubbe başımıza yıkılacak ama 'acı' duyabilmek için vazgeçebildiklerimiz bir o kadar az.
Misyon motivasyon kaynağıdır. Size biçilen rolü red, sıkıştırıldığınız zihnî ve coğrafi kabuğu paramparça etme refleksidir. Her şey o büyük yürüyüş-kutlu dava içindir. İşbirlikçiler büyük fotoğrafı gördüklerinden ‘şahıslara’ yüklenir. Bütün bunların sebebi gücü ele almaktır. Oligarşik yapı gücü ele geçirirse bir daha sahip olmak neredeyse imkansızlaşır. Uzun mücadelelerle elde edilen kazanımların hepsi bir çırpıda elden çıkar.
O büyük yürüyüş, kutlu dava bir o kadar küçük iddialar ve basit gerekçelerle insanların önüne konuyor. Dünyaya kafa tutan bir memlekette ve zamanda olmanın onurunu yaşamak, parçası olmak yerine yalan üretme merkezlerinin tezviratı-algısı karşılık buluyor; kimi kısa akıl sahipleri nezdinde... Her şey bittiğinde ise gaflet ve iş birliği içerisinde olanların utancı kalacak akılda...