TAŞ, KÂĞIT, MAKAS: GERÇEĞİN ÜÇ FARKLI YÜZÜ
İnsan en çok kime inanır: Başkasına mı, kendisine mi, yoksa inanmak istediği hikâyeye mi?
Bazı kitaplar son sayfasına ulaştığınızda biter. Bazılarıysa kapağını kapattıktan sonra zihninizde yeniden açılır. Alice Feeney'nin Taş Kâğıt Makas romanı, ikinci gruba giren eserlerden biri. Okuru yalnızca bir gizemin peşinden sürüklemekle kalmıyor; güven, sadakat, evlilik, hafıza ve insanın kendi gerçeğini yaratma biçimi üzerine de düşündürüyor.
Bir evliliği ayakta tutan nedir? Sevgi mi, alışkanlık mı, ortak geçmiş mi, yoksa birbirimize anlattığımız ve inanmayı seçtiğimiz hikâyeler mi? Feeney, romanının merkezine bu soruları yerleştirirken okuru huzursuz edici bir gerçekle karşı karşıya bırakıyor: Bir insanla yıllarca aynı hayatı paylaşmak, onun gerçek yüzünü bildiğimiz anlamına gelmeyebilir.
Romanın merkezinde on yıllık evliliklerini kurtarmaya çalışan Adam ve Amelia Wright bulunuyor. İlişkilerindeki çatlakları onarmak amacıyla çıktıkları yolculuk, zamanla bir psikolojik hesaplaşmaya dönüşüyor. İskoçya'nın kasvetli atmosferi, izole mekân ve karakterlerin birbirlerine karşı geliştirdikleri kuşku, hikâyenin gerilim dozunu artırıyor. Ancak burada asıl korkutucu olan dışarıdaki karanlık değil, karakterlerin birbirlerinden sakladıkları gerçekler.
Feeney'nin anlatısında dikkat çeken en önemli unsur, gerçeğin tek bir kişinin tekelinde olmaması. Hikâye farklı bakış açıları, geçmişe dönüşler ve mektuplarla ilerliyor. Okur, her yeni bölümde önceki kanaatlerini sorgulamak zorunda kalıyor. Bir karaktere yakınlık duyarken bir sonraki anlatımda ondan şüphelenmeye başlıyor. Bu yönüyle roman, klasik bir polisiye kurgusundan ayrılarak okuru psikolojik bir satranç tahtasına yerleştiriyor.

Yazarın kullandığı yüz körlüğü (prosopagnozi) teması ise romanın en dikkat çekici edebî ve psikolojik araçlarından biri. Adam'ın yüzleri tanıyamaması, yalnızca karakterin yaşadığı nörolojik bir güçlük olarak kalmıyor; tanımak, hatırlamak ve güvenmek kavramlarını da sorgulatıyor. İnsanları yüzlerinden tanımak mümkündür, peki ya karakterlerinden? Birinin yüzüne her gün bakmak, onun düşüncelerini, korkularını ve sakladığı sırları bildiğimiz anlamına gelir mi?
Bence romanın en güçlü tarafı tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Feeney, okura yalnızca karakterlerin birbirlerini ne kadar az tanıdığını göstermiyor; aynı zamanda okurun da insanları tanıma konusundaki aceleciliğini sorgulatıyor. Çünkü çoğu zaman bir insanı olduğu gibi değil, görmek istediğimiz gibi tanıyoruz.
Romanın adı da bu psikolojik mücadeleyi tamamlayan bir metafor. Taş, kâğıt ve makas... Çocuklukta eğlence amacıyla oynadığımız bu basit oyun, yetişkinlerin dünyasında güç, kontrol ve üstünlük mücadelesinin sembolüne dönüşüyor. Taşın kâğıda, kâğıdın makasa, makasın taşa karşı yenildiği bu oyunda kazananın kim olacağı bellidir. Fakat insan ilişkilerinde kurallar bu kadar açık değildir. Bazen kazandığını düşünen taraf aslında kaybetmiştir. Bazen de kaybettiğini sanan kişi, oyunun gerçek sonucunu en başından beri biliyordur.
Bununla birlikte romanın kusursuz olduğunu söylemek mümkün değil. Feeney'nin sürekli değişen anlatıcıları ve beklenmedik gelişmeleri, gerilim açısından başarılı olsa da zaman zaman olayların doğal akışını zayıflatıyor. Özellikle art arda gelen sürprizler, bazı karakterlerin psikolojik gelişiminin yeterince derinleşmesini engelliyor. Okur kimi zaman karakterlerin yaşadığı duygusal çatışmalardan çok, bir sonraki ters köşeyi tahmin etmeye yöneliyor. Oysa psikolojik gerilimde şaşırtıcılık kadar inandırıcılık da önemlidir. Bir olayın beklenmedik olması, tek başına güçlü bir edebî kurgu oluşturmasına yetmez.
Yine de romanın okuma deneyimini başarılı kılan önemli bir özelliği var: Okur, hikâyenin kontrolünün kendisinde olduğunu düşünürken aslında sürekli yönlendiriliyor. Bu durum, kitabın temel meselesiyle de örtüşüyor. İnsan zihni boşlukları doldurmayı sever. Bilmediğimiz şeylere anlam yükler, eksik bilgileri kendi varsayımlarımızla tamamlarız. Belki de bu nedenle en kolay inandığımız şey, gerçeğin kendisi değil, gerçeğe benzettiğimiz ihtimallerdir.
Taş Kâğıt Makas, bana göre yalnızca evlilikte yaşanan ihanetlerin veya saklanan sırların anlatıldığı bir roman değil. Daha çok, insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmekten kaçışını anlatıyor. Karakterlerin birbirlerinden sakladıkları kadar kendilerinden sakladıkları da var. Çünkü bazen bir sırrı korumak, başkasını kandırmaktan önce kendimizi ikna etmeyi gerektirir.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan soru, olayların sonunda kimin haklı çıktığından çok daha farklıydı: Bir insanı gerçekten tanımak için onun anlattıklarını mı dinlemeliyiz, yoksa sustuğu yerlere mi dikkat etmeliyiz?
Belki de ilişkilerin en büyük yanılgısı, karşımızdaki insanın bütün hikâyesini bildiğimizi düşünmektir. Oysa herkesin kendine sakladığı bir bölümü, anlatmaya cesaret edemediği bir geçmişi ve başkalarının görmesini istemediği bir yüzü vardır.
Alice Feeney, Taş Kâğıt Makas ile okuruna sürükleyici bir psikolojik gerilim sunarken güven kavramının ne kadar kırılgan olduğunu da hatırlatıyor. Anlatımındaki bazı yapısal aksaklıklara rağmen merak duygusunu canlı tutmayı başarıyor. Özellikle karakterlerin güvenilirliğini sorgulayan, anlatıcı oyunlarından beslenen ve okurunu sürekli tahmin yürütmeye davet eden romanları sevenler için okunmaya değer bir eser.
Taş Kâğıt Makas, okurunu şüpheyle besleyen, güven duygusunu sorgulatan ve son sayfasına kadar merak unsurunu koruyan başarılı bir psikolojik gerilim romanı. Anlatı tekniğindeki küçük aksaklıklarına rağmen güçlü kurgusu ve şaşırtıcı gelişmeleriyle 10 üzerinden 8,2 puanı hak ediyor.
Çünkü bazen bir evliliğin en büyük sırrı, eşlerin birbirlerinden ne sakladığı değil, birbirleri hakkında neyi görmezden gelmeyi seçtiğidir.
Ve belki de hayatta en zor oyun, karşımızdakini yenmek değil; onunla aynı oyunu oynadığımızdan emin olmaktır.