Hakiki İnsan
Hakiki insanı tanımaya devam edelim. Malum olduğu üzere insan beden ve ruhun birleşiminden oluşur. Eğer ruh yoksa beden anlamsızlaşır-değersizleşir. Zira içerisinde ruh olmayan insan ‘bedeni’ hiçbir işe yaramaz. Bu yüzden de en hızlı bir şekilde toprakla buluşturulması gerekir. Öyle de yapılır nitekim… Tabiri caizse herkes işini-gücünü bırakıp bu işe koyulur.
Sahte ile gerçeğin işte bu kadar farkı vardır. Beden sahte, ruh gerçektir. Dünya sahte, ahiret gerçektir. Riya sahte, rıza gerçektir. Başarı sahte, teslimiyet gerçektir. Münafık sahte, mü’min gerçektir. Mutluluk sahtedir, huzur-saadet gerçektir. Yaşam sahte, ölüm-ölüm sonrası gerçektir-hakikattir. Bütün bunlara ilişkin turnusol kâğıdı ise ‘niyet’tir. Kısaca insan denen mahlûk bedenden ziyade ruhuyla anlamlıdır. Ama modern insanın insan tanımı içerisinde bunların hiçbir karşılığı yoktur. Sahtedir çünkü...
Hakikat onun sahibi gibi ‘tek’tir. Teslimiyet yerine üzüntü ya da sevinçlerimizin nedeni de budur. Eğer ‘teslimiyet’ esas alınsaydı, bunların şükür ve sabır şeklinde tecelli etmesi gerekirdi. Zira hakikatin içerisinde bir şey başaramamak diye bir mes’uliyyet yoktur. Bu yüzden her iki durum da ‘mülkü’ sahibine iade etmeyi gerektirir. Aslında aksi ‘O’nunla (cc) mücadeledir. Teslimiyet (şükür-sabır skalası) ne büyük ‘devlet’ oysa…
Eğer ‘mülk’ün sahibi hakkında bir ‘sabiteniz’ varsa aksini yapamazsınız zaten… Sözgelimi zenginlik, makam ya da bilgi kişiyi Allah'tan uzaklaştıran değil, Allah'a yaklaştıran bir araç olmalıdır. Zira böyle bir durum Allah'a ihtiyacı azaltmaz, kişinin Allah karşısındaki sorumluluğunu artırır. Bu yüzden talip olurken en az iki kez düşünülmelidir. Bir arkadaşım paylaşmıştı; bir büyüğünün tavsiyesiyle talip olduğu makam gerçekleşmeyince iki kurban kestiğini… Bir değil de iki kurban kesmiş olmak ‘olan’a rızadır. Talip olmak pek makbul karşılanmasa da, şartlar bazen sizi zorlayabilir. Ömer B. Abdülaziz’in hilafeti böyledir olmuştur mesela… O kısacık hilafet döneminde bir et bir kemik kaldığı, insanların onu tanıyamadıkları rivayet edilir. Ama işte bu sorumluluk hissiyatı da onu beşinci raşit halife konumuna yükseltmiştir.
Sorumlu olmak kişiyi iç dünyasında ikna etmekle mümkündür. Bu da içsel bir eğitimi gerektirir. Ama ne var ki söz konusu müesseseler (tekkeler) ilga edileli beri ancak bireysel çabalar sonuç veriyor. Bu da bir sorumluluktur elbet… Hem öyle böyle değil… Az da olsa elimizdeki ‘sorumlu’ neslin varlığı da konu ile doğrudan ilgilidir.
Modern eğitim bunları değil, konunun dışa yansıyan kısmı, yani somuta indirgenen yanı ile ilgilenir. Bunun adı da ‘başarı’dır. Bilinçaltı yüklemesi başarıyı kutsasa da, başarı kişiyi gerçek hazza, yani huzura ya da saadete götürmez. Hatta tek başına başarıya talip olmak mutsuz olmaya da talip olmaktır desek yeridir.
Herkes kendi gücünün yettiğinden sorumludur. Siz önünüze gelen bir konuda merkeze nüfuzu, hatırı, ilişkiyi değil de hak olanı koyarsanız, güç sahipleri ayağınıza dolanacaktır elbette... Ama siz de birisine haddinin, bir diğerinin de hakkının olduğunu hatırlatmış ve insanlığa ilişkin hoş bir sadâ bırakmış olursunuz. Ömer B. Abdülaziz böyle yapmış olmasının bedelini belki hayatı ile ödemiştir ama… (gerisi size…)
Üst düzey bir yönetici olduğunuzu varsayalım; siyasetçi, bakan ya da bürokrat... Bir zaman geliyor ve bitiyor işte... Hatta bileği bükülmez bir diktatör bile olsanız öyle... Şili diktatörü Pinochet’yi düşünün… Akla sığmaz katliamlar yapmıştı ‘sahibi’ adına… Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu Hitler de, bir o kadar ya da daha fazlasından sorumlu Stalin de öldü nitekim... 'Benden sonrası tufan' diyen siyasetçiler de bir bir öldü ya da henüz hayatta iken 'kendisinden sonrasının' tufan olmadığını gördü. Şu kadar yıl valilik, rektörlük yapan da öyle... Sonu olan her şey kısadır zira… O halde;
İşin aslı nedir biliyor musunuz? Sadece zamanın değil 'mülk'ün sahibinin Allah olduğunun idraki içerisinde olursanız, bir başka deyişle aslında "KOCAMAN BİR HİÇ" olduğunuz bilgisine vukufiyet kesbettiğinizde, elinizde olduğunu düşündüğünüz ama Allah'ın gerçekte size imtihan vesilesi olarak verdiği şeyi kendinizi ikna ederek istismar düşüncesi bir yana, nefesinizi alırken de verirken de 'bir daha, bir daha' düşünür, o sorumluluğun altında ezilirsiniz.
‘İnsan’ yine bildiğiniz gibi çıkmadı değil mi… Yanlış tanımladığınız insanın haklarını nasıl çerçeveleyeceksiniz ki… ‘İnsan’ın sahtesini değil hakiki olanını tanımaya devam edeceğiz inşaallah…