KONYA HABER
Konya
Açık
7°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,0001 %0
51,2352 %0.05
11.745,65 % 0,04
Ara

Tarihin Koku Atlası: Bir Nefeste Bin Yıl

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Geçtiğimiz hafta, burnumuzun ucundaki o görünmez zaman makinesinden ve kokuların hafızamızdaki devasa gücünden bahsetmiştik. Bu hafta rotamızı biraz daha geriye, tarihin tozlu ama bir o kadar da parfümlü sayfalarına kırıyoruz. Bugün şık bir şişeden sıktığımız o parfüm, aslında binlerce yıllık bir hikâyenin son halkası. İnsanlık, ateşi bulduğundan beri güzel kokunun peşinde; kimi zaman tanrılara ulaşmak, kimi zaman aşkı mühürlemek, kimi zaman da kötü ruhları kovmak için...

Dumandan Gelen Ritüel

"Parfüm" kelimesinin kökeni, Latince "per fumum" yani "duman yoluyla" ifadesinden gelir. İnsanoğlu ateşi keşfettikten sonra, inandıkları kutsal değerlere ve tanrılarına bir bağlılık nişanesi olarak değerli bitkileri, reçineleri yaktılar. İlk parfümler, göğe yükselen bu kokulu dumanlardı. Kokunun inanç üzerindeki bu mistik etkisi, insanlığın ilk planlı koku çalışmalarının da temelini oluşturdu.

Mısır’ın Koku Konileri ve Konya’da Bir Keşif

Antik Mısır duvar resimlerinde kadınların ve erkeklerin başlarının üzerinde küçük beyaz koniler görürüz. Bunlar aslında öküz yağı ve mür karışımından yapılan donmuş koku kalıplarıdır. Vücut ısısıyla eridikçe kişinin yüzüne ve omuzlarına akar, tüm gün taze kokmasını sağlardı.

Geçtiğimiz günlerde Konya’da doğal taşlar ve kokular satan bir dükkânda tam da bu kadim geleneğin izine rastladım. Küçük siyah bir kabın içinde, geyiklerin göbek yağından elde edilmiş ve içine amber karıştırılmış harika bir koku keşfettim. Antik Mısır’dan günümüze, coğrafyalar değişse de insanın kokuyu hapsetme arzusunun aynı kalması ne kadar etkileyici, değil mi? Tıpkı Mısırlıların yeniden doğuşu simgeleyen kutsal Lotus çiçeğinden elde ettikleri "yaşayanların kokusu" gibi, biz de hâlâ doğanın ruhunu tenimizde taşımak istiyoruz.

Bozkırın Şifası: "Ipar" ve Alazlama

Yüzümüzü doğuya, Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarına çevirdiğimizde; İslamiyet öncesi Türklerde kokunun sadece bir süs değil, "alazlama" ritüellerinin başrolü olduğunu görürüz. Kötü ruhları kovduğuna inanılan ardıç ve üzerlik tütsüsü, bozkırın rüzgârıyla birleşir, obalara şifa dağıtırdı. Eski Türklerin "Ipar" (misk) dedikleri o kokular, asalet ve saflığın simgesiydi. Bugün Anadolu’da hâlâ tüten üzerlik tütsüsü, kültürel köklerimizi binlerce yıl öteden bugüne taşıdığımızın sessiz bir kanıtıdır.

İslam Medeniyetinde "Nezaketin Kokusu"

Koku kültürü, İslam medeniyetiyle birlikte bilimsel bir boyut kazandı. Temizliğin ibadetin bir parçası sayıldığı bu coğrafyada koku, bir peygamber sünneti ve zarafet sembolüydü. 10. yüzyılda İbn Sînâ, damıtma yöntemini geliştirerek bitkilerin öz yağını çıkarmayı başardı. Bugünün modern parfümlerinin atası sayılan "Gül Suyu", onun dehasıyla dünyaya yayıldı.

İslam mimarisinde koku öyle bir yer tutardı ki; Endülüs ve Osmanlı’da bazı camilerin harcına misk karıştırılır, duvarlar kurudukça ortama huzur verici bir koku yayılırdı. Osmanlı’da misafire önce gül suyu ikram edilmesi, ardından buhur verilmesi; kokunun toplumsal bir nezaket dili olduğunun en güzel örneğidir.

Avrupa’nın "Koku Zırhı" ve Napolyon

Tarihin sayfaları her zaman gül bahçeleri gibi kokmuyordu. Orta Çağ Avrupa’sında, temizlik alışkanlıklarının yok denecek kadar az olduğu dönemlerde, parfümler kötü kokuları bastırmak için bir "zırh" gibi kullanılırdı. "Güneş Kral" XIV. Louis, sudan çekindiği için her gün üzerine litrelerce ağır parfüm döktürürdü. Batı medeniyetinin o dönemki bu "kokuyla örtme" çabası, aslında bir hijyen krizinin sonucuydu.

Öte yandan, Napolyon Bonapart tam bir kolonya bağımlısıydı. Savaş meydanlarında zihnini diri tutmak için ayda onlarca şişe biberiye kolonyası tükettiği ve hatta bunu botlarına bile döktüğü anlatılır.

Kalkan Olarak Koku

Veba salgınları sırasında doktorların taktığı o meşhur kuş gagalı maskelerin içine nane ve lavanta gibi keskin bitkiler doldurulurdu. Koku, o dönemde hastalıklara karşı örülen görünmez bir kalkandı.

Bugün sıktığımız bir fıs koku; içinde Mısır’ın lotusunu, Orta Asya’nın ardıcını, İbn Sînâ’nın güllerini ve İslam medeniyetinin misk-i amberini taşıyor. Görünmez bir bağla geçmişe bağlandığımız bu koku atlasında yolculuğumuz devam edecek. Bir sonraki durakta, yaşadığımız şehirlerin ve mekânların o kendine has ruhunu soluyacağız.

Güzellikleri ve anıları burnunuzun ucunda taşımanız dileğiyle…

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *