Bereket (İdeal İnsan-6)
Bereket matematiğin-iktisadın açıklayabildiği bir kavram değildir. Bir başka deyişle bereket kavramının matematiksel izahı yoktur. Kur’an’daki ifadesiyle (2/276) zahiren artış gözüken faizi tedrici olarak eksilme anlamına gelen bir kelime ile tamımlarken, zahiren azalış gözüken sadakayı bereket kelimesiyle ifade etmiştir. Hayatta matematik hesapla izahı mümkün olmayan öylesine incelikler vardır ki... İşte tam da bu yüzden dört işlemi, beş duyuyu, zahiri-maddeyi aşamayanlar için hayatın anlamını çözmek hiçbir zaman mümkün olamamaktadır.
İnsan fizyolojik ihtiyaçlarıyla sınırlı bir tüketici değildir sadece… Bereketin yanı sıra kanaat, paylaşım, sadaka, tevekkül, sabır gibi müesseselerin her biri insana, insan ihtiyaçlarına dairdir. Her şeyi görebildiği-hissedebildiğine indirgeyen ‘insan’ nasıl çözümleyebilsin ki eşyadaki hakikati…
Fıtratı gereği insanın biriktirme ve sahip olma dürtüsü vardır. Ancak İslam bu dürtünün disipline edilmesi gerektiğini düzenler. ‘En üstte’ yer alma çabası modern insandaki tanımlanamayan huzursuzluğu sürekli hale getirir. Helak nedenidir (Tekasür suresi konu ile ilgilidir) bir yandan da...
Kendimizi başkalarının, daha doğrusu batının kavramlarıyla ifade edeli beri bu konudaki hassasiyetimiz de zayıfladı. Bu bağlamda Allah'ın emri ortadayken, cuma vaktinde işyerinin kapatılması 'zarar' olarak nitelendirilebilmektedir mesela... Olaya zahiren baktığınızda zarardır gerçekten de... Oysa ‘gayba’ inananın böyle bir kaygısı olmaz. Kapatmanız ve (zahiren) daha az gelir elde etmeniz gerekiyor işte...
Tek başına ‘zahir’ insanı yanıltır. Mesela 80'li yaşlardaki birisi üretken değildir değil mi... Üretken olmadığı gibi etrafındakilere sıkıntı devlete de masraftır. Bu durumda reel olan sizin için ilgiyi-ilişkiyi kesmek, devlet için de ölmesidir. İslam, onlara hürmet etmek gerektiğini ve dualarının alınmasını salıkverir. Yaşlılara hürmet ömre berekettir çünkü… Anne-babasının duasını ya da bedduasını almış bir kimseyi düşünün… Hiç mi anlamı yok.
Hepiniz bilirsiniz; Fatih'in İstanbul'u fethetmeden önce tebdili kıyafetle esnafı denetlediğini... Ve yine esnafın siftah yaptıktan sonra Fatih'i istediği diğer şeyler için yandaki dükkâna gönderdiğini... İşte bu, İslam ahlakının, berekete inanmanın, gözü tokluğunun çıktısıdır.
Bir de günümüze bakalım... Aynı sokakta aynı işyeri açan kişiyi kurşunlatan, aynı sektörde çalışmaya karar vereni mafyaya havale eden, batırmaya çalışan, sektöre girmemesi için rüşvet (hava parası) veren açgözlü insan profili... Peki, hangisi daha makbul... Ve ikinci soru: o zaman mı daha güçlüydük şimdi mi?
Bir nefesten daha kısa olan ömürde Allah'ın Kur'an'da ifade buyurduğu üzere; “Keşke bana kitabım verilmeseydi de hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke ölümüm her şeyi bitirseydi” (Hakka 25-27) dememek için, belki de bereketli ama daha az kazanmamız gerekiyor. Ya da daha yavaş yükselmemiz... Kısaca gâvur gibi değil, Müslüman gibi çalışmamız gerekiyor.
Bereket elinizdekilerden vazgeçebilmeyi de gerektirir. Zor olan da budur; varken yapmak ya da güçlüyken vazgeçmek... Zira imkânlarınız kısıtlıyken yarı aç yarı tok gezmek kolaydır; zaten yoktur çünkü... Varken göbeğiniz burun hizanızı geçmişse, dostlarınınız-dava arkadaşlarınız yük olmaya başlamışsa, sosyal çevrenizi değiştirme ihtiyacı hâsıl olmuşsa başaramadınız demektir.
(Hâşâ) yokken ihtiyacınızı Allah'a arz ederken, şimdilerde kendinizin kazandığı vehmine düşersiniz; ne büyük gaflet... Tek isteğiniz kiradan kurtulmakken geçmişte, şimdilerde ihtiyaç listeniz fevkalade kabarmıştır. İsteseniz de veremezsiniz zaten... Olmadığından değil, bereketsizliğinden...
Ne demiş gönül dostları-doktorları;
Biz sanırdık ki; varlık ile rahat artar, rahat ile de taat artar.
Bulduk bir ehli, sorduk hakikatini...
Dedi ki; varlık ile illet artar, rahat ile gaflet artar.
Bildik ki; iki cihanda saadet, ancak Allah'a kul Resulüne ümmet olmakla artar!!!