Liyakat: İnsanın Kendine ve Dünyaya Verdiği Söz
Tarih, sadece imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü değil; insanın kurduğu yapılara anlam kazandırma çabasını da kaydeder. İlk devlet formlarından bugünün devasa modern yapılarına kadar, insan topluluklarının değişmeyen tek bir arayışı olmuştur: Nitelikli, işinin ehli ve ahlaki sorumluluk taşıyan bireyler. Bir devletin, bir şirketin ya da bir fikrin can damarı, onu sırtlayan insanların yetkinliğidir. Ne var ki tarih, duraklama ve gerileme dönemlerinin faturasını hep aynı ahlaki kırılmaya keser: Liyakatsizlik.
Bu problem, sadece yönetimsel bir aksaklık değil; toplumsal sözleşmenin, adaletin ve bizzat insan onurunun zedelenmesidir. Geçmişe baktığımızda, Osmanlı’nın son iki asrında sıklıkla zikredilen “Kaht-ı Rical” (Yetişmiş İnsan Kıtlığı) kavramı, aslında bir coğrafyanın entelektüel ve ahlaki çoraklaşma feryadıdır. Makamlar, sorumluluklar ve emanetler yetkinliğe değil de aidiyetlere teslim edildiğinde, sistemin ruhu yozlaşır ve toplumun kurumlara olan kutsal güveni sarsılır.
Ahbaplık Sarmalı ve Kurumsal Varoluş
Eğitim kurumları, üniversiteler sadece meslek edindiren yerler değildir; onlar, topluma can suyu verecek akıl ve uzmanlık merkezleridir. İnsanlar buralarda yıllarını vererek kendilerini inşa ederler. Ancak sistem, kendi emeğiyle var olmuş bu değerleri dışlayıp, yerlerine hak etmeyenleri ikame ettiğinde varoluşsal bir kriz başlar.
Bu durum kamuda olduğu kadar, özel sektörün ve sivil toplumun da kalbine indirilen bir darbedir. Bir yapıyı ahbap-çavuş, eş-dost ilişkileriyle büyütmeye çalışmak, liyakati sadakatin gölgesinde bırakmak, o yapının kendi sonunu kendi elleriyle hazırlaması demektir. Bilgi ve emeğin yerini referans zincirleri aldığında, liyakat zinciri de kopmuş olur.
Çürümenin İşaretleri ve Ahlaki Sorumluluk
Bir iş sağlığı ve güvenliği eğitiminde eğitmenin dile getirdiği şu yaklaşım, felsefi olarak üzerinde durmamız gereken bir zihniyeti ele veriyor: İnşaat mühendislerine henüz öğrenim aşamasında, “Evin temeli sağlam olsun da duvardaki sıva kalitesi düşük olsa da sorun olmaz” fikrinin aşılanması, bütünsel mükemmellik arayışından ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyor.
Benzer şekilde, bir akademisyenin unvan basamaklarını bilimsel derinlikle değil, maddi ve nüfuz ilişkileriyle tırmandığını itiraf etmesi; ya da tepeden inme usullerle makam sahibi olanların sergilediği o “kibirli tevazu”, liyakat sorununun sadece teknik değil, vicdani bir mesele olduğunu da kanıtlıyor.
Emaneti Sahibine Teslim Etmek
Sistemlerin yavaşlaması ve sorunların çığ gibi büyümesi, aslında toplumsal vicdanın bizi uyarma şeklidir. Çözüm, sadece kuralları değiştirmekte değil; hak edene hakkını verme erdemini yeniden hatırlamaktadır. Torpil ve kayırmacılık kültürünü aşarak emeği kutsal kılmak, geleceğe karşı en büyük borcumuzdur.
Zira liyakat, sadece bir yönetim biçimi değil, bir adalet manifestosudur. Binlerce yıl ötesinden bugünün dünyasına rehberlik eden o evrensel ve sarsıcı uyarıda belirtildiği gibi; Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v.) bu durumu en yalın haliyle şöyle özetlemiştir:
“İş, ehil olmayan kişiye verildiğinde kıyameti bekleyin!”