Çin Rekabetine Karşı Milli Üretim Hamlesi
Bir milletin ekonomik bağımsızlığı yalnızca ürettiği mallarla değil, üreticisini ne ölçüde koruyabildiğiyle de ölçülür.
Bugün Türkiye'de milyonlarca insan, Gazze'de yaşanan insanlık dramı karşısında vicdanının sesini dinliyor. Soykırımcı İsrail ve Yahudi menşeli ürünlere yönelik boykot çağrıları
yapılıyor, ekonomik tercihler ahlaki bir duruşun parçası haline geliyor. Bu tavır, inancı olan insanlar için yalnızca siyasi değil; aynı zamanda vicdani ve dini bir sorumluluktur.
Peki aynı vicdan, Doğu Türkistan söz konusu olduğunda neden aynı kuvvette konuşmuyor?
Yıllardır uluslararası raporlarda dile getirilen ağır insan hakları ihlalleri, toplama kampı iddiaları, dini özgürlüklerin sınırlandırılması, kültürel kimliğin aşındırılması ve zorla çalıştırma tartışmaları dünya kamuoyunun gündeminde yer almaktadır. Çin yönetimi bu iddiaları reddetmektedir; ancak dünyanın önemli bir bölümü bu meseleyi ciddi bir insan hakları sorunu olarak değerlendirmektedir.
Elbette küresel ekonomik dengeler, ülkelerin Çin'e karşı İsrail örneğinde olduğu gibi kapsamlı bir ekonomik boykot uygulamasını zorlaştırmaktadır. Çin, bugün dünya üretiminin en önemli merkezlerinden biridir ve küresel tedarik zincirlerinin önemli bir bölümünü elinde
bulundurmaktadır. Bu gerçekliği görmezden gelmek mümkün değildir. Ancak küresel dengeler, vicdanın ölçüsünü değiştirmemelidir.
Mazlumun kimliği değişebilir; adaletin ilkesi değişmez.
Bu nedenle Filistin'deki mazlum için gösterilen vicdani hassasiyet ile Doğu Türkistan'daki insan hakları tartışmalarına yönelik duyarlılık arasında tutarlı bir ahlaki duruş geliştirmek, yalnızca Müslümanların değil, insanlığın ortak sorumluluğudur.
Fakat meselenin yalnızca vicdani değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik bir boyutu da bulunmaktadır.
Bugün dünyanın üretim merkezi hâline gelen Çin, yalnızca düşük maliyetli ürün ihraç etmiyor; aynı zamanda küresel fiyat mekanizmasını da belirliyor. Özellikle makine,
otomasyon, elektronik ve yüksek katma değerli üretim sektörlerinde oluşturduğu fiyat baskısı, gelişmekte olan ülkelerin yerli üreticileri üzerinde ciddi bir rekabet baskısı meydana getiriyor.
Türkiye'de faaliyet gösteren Organize Sanayi Bölgelerindeki binlerce üretici de bu baskıyı her geçen gün daha fazla hissetmektedir.
Makine sektöründe faaliyet gösteren birçok işletme artık yüksek karlılık hedefiyle değil, ayakta kalabilme mücadelesiyle üretim yapmaktadır.
Kar marjları daralıyor.
Yatırım iştahı azalıyor.
Ar-Ge bütçeleri küçülüyor.
Yeni istihdam planları erteleniyor.
Oysa sanayi yalnızca fabrika değildir.
Sanayi; ekonomik bağımsızlıktır.
Sanayi; teknolojidir.
Sanayi; nitelikli istihdamdır. Sanayi; ihracattır.
Sanayi; milli güvenliğin ekonomik ayağıdır.
Ve en önemlisi, güçlü devletin üretim temelidir.
Bu noktada serbest piyasa ekonomisini suçlamak doğru değildir. Serbest piyasa; kuralsız piyasa demek değildir.
Nitekim devletimiz de yerli üretimi güçlendirmek adına önemli politikalar uygulamaktadır.
Kamu alımlarındaki yerli katkı şartları, yatırım teşvikleri, Ar-Ge destekleri, stratejik sektörlere yönelik çeşitli destek mekanizmaları ve yerli sanayiyi geliştirmeye dönük politikalar bunun somut göstergeleridir.
Ancak küresel rekabetin ulaştığı seviye, bu politikaların sürekli güncellenmesini ve daha da güçlendirilmesini zorunlu hâle getirmektedir.
Özellikle yüksek katma değer üreten sektörlerde teknoloji yatırımlarına verilen destekler artırılmalı, yatırım teşvikleri günümüz ekonomik şartlarına göre genişletilmeli ve üretim yapan firmaların finansmana erişimini kolaylaştıracak yeni modeller geliştirilmelidir.
Kamu alımlarında yerli katkı oranları mümkün olan her alanda daha etkin uygulanmalı; gerçek yerli üreticiyi önceleyen satın alma politikaları yaygınlaştırılmalı; haksız rekabet oluşturan uygulamalara karşı denetim mekanizmaları daha da güçlendirilmelidir.
Üretim yapan sanayici ile ağırlıklı olarak ithalat ve al-sat modeliyle faaliyet gösteren, ithal ürüne yerli etiket takan ticari yapılar arasında politika oluşturulurken daha belirgin bir ayrım yapılması da önemlidir.
Çünkü üretici; Fabrika kurar. Yatırım yapar. Makine üretir.
Mühendis istihdam eder. Ar-Ge gerçekleştirir.
Vergi üretir.
İhracat yapar.
Risk üstlenir.
Katma değer oluşturur.
Al-sat modeli ise ekonominin doğal bir parçası olmakla birlikte aynı ölçüde üretim riski ve yatırım sorumluluğu taşımaz.
Dolayısıyla Türkiye'nin sanayileşme hedefleri doğrultusunda üretim yapan işletmelerin daha güçlü desteklenmesi, yalnızca ekonomik bir tercih değil; stratejik bir devlet politikası olarak değerlendirilmelidir.
Ayrıca yerli üretim görüntüsü altında ithal edilen ürünlerin piyasaya sunulması veya tüketicide yanlış algı oluşturabilecek uygulamaların önüne geçilmesi için denetim
mekanizmaları sürekli geliştirilmeli; gerçek yerli üretici ile yalnızca ithalat yapan yapılar daha şeffaf biçimde ayrıştırılmalıdır.
Yerli üreticiyi korumak; rekabetten kaçmak değildir.
Tam tersine, adil rekabeti güçlendirmektir. Çünkü üretici ayakta kalamazsa yatırım yapamaz. Yatırım olmazsa yerli teknoloji gelişmez.
Yerli teknoloji gelişmezse ihracat büyümez. İhracat büyümezse ülkeye döviz girişi azalır.
Döviz kazandıramayan ekonomi ise uzun vadede dışa bağımlılığını azaltamaz.
Bugün konuşmamız gereken yalnızca hangi ürünü boykot ettiğimiz değildir.
Asıl konuşmamız gereken, Türkiye'nin hangi üreticisini büyüttüğü, hangi teknolojiyi geliştirdiği ve hangi sanayiyi geleceğe hazırladığıdır.
Çünkü gerçek millilik yalnızca bayrak taşımak değildir.
Gerçek millilik; kendi mühendisini yaşatmak, kendi fabrikasını büyütmek, kendi sanayicisini güçlendirmek, yüksek teknolojiyi üretmek ve kendi ekonomisini küresel rekabet karşısında dirençli hale getirebilmektir.
Ekonomik bağımsızlık, güçlü üretimle mümkündür.
Güçlü üretim ise yerli üreticisini koruyan, teknolojisini geliştiren ve sanayisini geleceğe hazırlayan devlet anlayışıyla mümkündür.
Türkiye'nin önündeki en önemli meselelerden biri de budur.