Pervin Karakullukcu

Pervin Karakullukcu

FESTİVAL RUHU YENİDEN

Koronavirüs önlemlerinin kalkmasıyla film festivallerine de kavuştuk. Sinema severler, art arda film festivallerinde beyaz perdeye koştu. Onlardan biri de 2. İzmir Uluslararası Film ve Müzik Festivali… Büyük bir coşkuyla başlayan festivalde dünya klasiklerinden yeni döneme kadar uzanan bir yelpazede 100’ü aşkın film gösterildi. Yarın, festival sona eriyor. Ben de sizler için festivalden iki sıra dışı film seçtim. Festival yarın bitiyor ama siz film ve dizi platformlarında izleyebilirsiniz.

LAMB (KUZU)

İzlanda’da “tuhaflığın masalı” yazılıyor bu filmle… İzlanda, İsveç, Polonya ortak yapımı olan bu film korku diye tanıtılsa da, korku kategorisine alamadım ben. Daha çok psikolojik gerilim türünde olabilir. En iyi anlatan ise, “tekinsiz” tanımı olur. Sadece kamera hareketleri, sınırlı diyaloglar ve çiftlik atmosferiyle dahi yönetmen, izleyiciyi huzursuz etmeyi başarıyor. Bu filmi ya çok saçma bulacaksınız ya da çok etkileneceksiniz, nasıl okuduğunuza bağlı… Zira, görünenin ötesinde alt metninde mitolojik öğelerle desteklenmiş bir film. Dolayısıyla her sanat yapıtı gibi farklı yorumlamalara çok açık…

Konusunu özetlersek;  Maria ve Ingvar, İzlanda'nın kırsalında koyun sürüleriyle birlikte yaşayan, hayvancılık yapan bir çift… Aralarında iletişimin kuvvetli olmadığı ve mutsuz oldukları hemen göze çarpıyor. Sınırlı olan diyaloglarında da geçmişte başlarından kötü bir olayın geçtiğini, üzerine konuşmayı da tercih etmediklerini, mutsuzluklarına sebep olayı unutmaya çalışırken enerjilerini hayvanlarına verdiklerini gözlemliyoruz. 

Bir gece ahırda esrarengiz bir olay yanşıyor. Ne olduğunu seyirci olarak göremiyoruz. Sadece koyunların korkup kaçmaya çalıştığını, bir koyunun da nefes nefese yere yığıldığını görüyoruz. Ancak ahıra kim girdi? Orası muamma… Devam eden günlerden birinde yere yığılan o koyun doğum yapıyor. Doğan kuzuyla ilgili bir terslik olduğunu çiftin yüzünden anlıyoruz; Maira ve Ingvar mucizeye bakar gibi bakıyor adeta… Biz bu sekansta kuzunun sadece yüzünü görüyoruz ve çiftin kuzuyu sarıp, bir bebek gibi kucaklayarak evlerine götürüşünü izliyoruz. İşte her şey bundan sonra başlıyor, çiftin doğaya nasıl meydan okuduğuna ve karşılığında doğanın intikamını nasıl aldığına tanık oluyoruz.

Bu kuzuyu evlat olarak seçen çift, onun gizemli görüntüsünü bir işaret olarak görüyor. Bir bebek gibi büyüttükleri kuzuyla birlikte, o mutsuz evde artık kahkaha seslerini duyuyoruz, çiftin evlilikleri de güçleniyor. Bu noktada,“Bebek olmadan aile olunmaz” klişesini de güçlendiriyor ya da sorgulatıyor diyelim. Film bu tarafıyla aile ve çocuk kavramını da tartışmaya açıyor aslında...  Kuzuyla birlikte “aile” olan Maira ve Ingvar, bu tuhaf mutluluğu yaşarken, kuzunun gerçek annesi yani ahırdaki koyun ise, yavrusunun hasretiyle acı çeker ve evin önüne gelerek kendince kanından olanı geri ister. Yani doğa, insanın kendinden aldığını geri istemektedir aslında… Ama Maira, kuzuyu evladı olarak sahiplenmiştir bile, doğanın dengesi değil onun insani arzuları önemlidir. Bu uğurda anne koyunun canını alır. Yani doğanın dengesini bir kez daha bozar. Peki, doğa intikamını nasıl alır? İnsan mı güçlü yoksa doğa mı? Bu sorunun yanıtını da filmin devamında izliyoruz. İnsanla doğanın yüzyıllardır bitmek tükenmek bilmeyen çatışmasını ve sonunda bu savaşı kimin kazanacağını “kuzu” metaforuyla anlatıyor yönetmen… Bakalım bu filmi izlerken siz insandan mı yoksa doğadan mı taraf olacaksınız?

*****

TITANE

2021 yılı Cannes Film Festivali Altın Palmiye ödülünü alan bu film, aynı zamanda 28 yıl sonra bu ödülü alan ikinci kadın yönetmenle de adını tarihe yazdırdı. Bu hiç şüphesiz Fransız kadın yönetmen açısından önemli bir başarı ama filmin bu ödülü hak edip etmediği de tartışma konusu oldu. Filmi, Altın Palmiye sahibi olacak kadar güçlü görmediysem de, izlenmesi gerekenler arasına aldım. “Body horror” türündeki bu film derdini sıra dışı ve çoğu zaman da rahatsız edici şiddet ve cinsellik öğeleriyle besleyen bir yapıt. Dolayısıyla slasher sahnelere bakmaya yüreğiniz el vermiyorsa size göre değil.

Filmin derdine gelince; toplumsal cinsiyet rolleri, kadına bakış açısı, aile bağları, maçoluğu, iki yüzlü ahlak anlayışını, modern çağda mekanikleşen insanı ve metaya düşkünlüğü sert biçimde eleştiriyor. Filmin başrolündeki Alexia karakterinin yaşadıkları ve yaşattıkları üzerinden bu konularla ilgili izleyiciyi bir açmaza sürüklüyor.

Alexia, çocukken babasının kullandığı arabayla yaptıkları kazada ağır yaralanıyor ve kafatasına titanyumdan yapılma bir plaka takılıyor. Dansçılık yapan Alexia, filmin ilk yarısında başka, ikinci yarısında başka bir karaktere bürünüyor, daha doğrusu evriliyor. İlk yarıda genç kadının geçmişini ve hunharca işlediği cinayetleri izliyoruz. Kalpsiz bir canavar olduğunu düşünürken; ikinci yarıda ise, seri katil olan bu kadın başka bir kimliğe bürünerek sevgiyi arıyor. Hikaye de ayrı bir boyuta taşınıyor. Seyirci, bir seri katille empati kurmaya zorlanıyor ama başarılı olduğunu söyleyemem bu anlamda… Ancak insan bedeninin nasıl dönüşebildiğini, hatta makineleşebildiğini, kimlikler arası akışkanlığı ve sevginin gerçekte kim olduğunun önemi olmadan koşulsuz var olması gerektiği fikrini derinden yansıtıyor.

Ancak sevgi temasını bile pornografik bir şiddet üzerinden anlattığı için her seyircinin kolaylıkla izleyebileceği bir film olmadığını yineleyeyim. Başta da dediğim gibi yürek istiyor hatta sinefiller için bile…

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.