RUHU SÖKÜLMÜŞ BİR KELİME
Bir kelime vardı: Üniversite.
İçinde ilim vardı, irfan vardı, istikamet vardı.
Şimdi aynı kelime duruyor;
ama içi boşaltılmış bir sandık gibi…
Binalar yükseliyor,
fakat mana alçalıyor.
Kalabalık artıyor,
insan eksiliyor.
Üniversite;
bir zamanlar hakikatin kapısına konan tokmaktı.
Şimdi kariyer kuyruğunda bekleyenlerin sessiz salonu…
Burada gençlik yetişmiyor;
burada gençlik bekletiliyor.
Soru sormak cesaret isterdi eskiden.
Şimdi soru sormak,
düzeni rahatsız etmek sayılıyor.
Düşünmek yorucu bulunuyor.
İnanmak tehlikeli.
İstikamet ise “tarafsızlık” adına susturulmuş.
Üniversite, aklı keskinleştirdi belki; ama vicdanı köreltti.
Bilgi verdi ama hikmeti sakladı.
Meslek kazandırdı;
ama şahsiyetini unutturdu.
Ortaya çıkan tip şudur:
Konuşur ama inanmaz.
Bilir ama bağlanmaz.
Hesap yapar ama hesap gününü düşünmez.
Diploma,
boynunda asılı bir levha gibi durur;
ama ruhu temsil etmez.
Bir nesil yetişiyor:
Her şeyi bilen,
hiçbir şeye teslim olmayan.
Oysa ilim, teslimiyet ister.
Hakikate teslimiyet…
Üniversite;
insanı yalnızca mesleğe hazırlarsa,
onu hayata hazırlamamış demektir.
Ve hayata hazırlanmayan bir nesil;
ilk fırtınada savrulur.
Bugün üniversiteler,
devletin, sermayenin ve sistemin
ortak kullandığı bir atölyeye dönmüşse;
burada üretilen şey insan değildir.
İnsan; ancak mana ile yoğrulursa insandır.
Aksi halde ortaya çıkan,
kalabalıklar içinde yürüyen yalnızlıktır.
Bu bir eğitim meselesi değil;
bu bir istikamet meselesidir.
Üniversite yeniden hakikatle buluşmazsa,
bilgi artacak;
ama insan küçülecektir.
Ve küçülen insan,
büyüyen binaların gölgesinde kaybolacaktır.