YÜZLEŞME
Merhum Necip Fazıl’ın çilesini çektiği, fikir ve aksiyon tohumlarını ektiği gençlik; evet, hamdolsun bugün meyveye durmuştur.
Ama mesele yalnızca meyvenin varlığı değildir.
Mesele, o meyvenin hangi ağaçtan, hangi topraktan, hangi bedelle çıktığıdır.
Bugün Necip Fazıl anılıyor.
Ödüller veriliyor.
Sahnelere adı yazılıyor.
Konuşmalar yapılıyor.
Cümleler süsleniyor.
Peki soralım:
Üstadın çektiği çileyi kim çekiyor?
Onun yüklendiği bedeli kim yüklendi?
Hangi konforu terk ettik, hangi menfaati reddettik, hangi korkuyu ezdik de “dava” dedik?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Necip Fazıl’ı anlatırken bir hakikatin altını çizdi:
Fikri olan aciz değildir; fikirsizlik asıl acziyettir.
Bu söz bir alkış cümlesi değildir.
Bu söz bir hesap cümlesidir.
Çünkü fikirsizlik yalnızca düşünememek değildir.
Fikirsizlik; emaneti taşıyamamaktır.
Fikirsizlik; konjonktürün kölesi olmaktır.
Fikirsizlik; doğruyu savunamamak değil, doğruyu bedelsiz istemektir.
Necip Fazıl bir fikir adamıydı ama aynı zamanda bir aksiyon adamıydı.
Yazdı ama saklanmadı.
Konuştu ama gizlenmedi.
Bedel ödedi ama eğilmedi.
Bugün ise fikri konuşuyoruz, bedeli konuşmuyoruz.
Dava diyoruz, çileyi paranteze alıyoruz.
İdeal diyoruz, konforumuzu şart koşuyoruz.
Necip Fazıl’ın çağını aşan tarafı şuydu:
O, kendi devrinde alkışlanmak için değil, kendi devrinde yalnız kalmayı göze alarak konuştu.Bugün ise herkes kendi çağının rüzgarına göre pozisyon alıyor.
Sorulması gereken soru şudur:
Necip Fazıl’ı anlatanlar, onun karşı çıktıklarına bugün karşı çıkabiliyor mu?
Onun yalnız kaldığı yerde yalnız kalmayı göze alabiliyor mu?
Yoksa yalnızca güvenli cümlelerle mi Üstad olunuyor?
Türkiye Yüzyılı deniliyor.
Güzel.
Ama yüzyıllar sloganlarla değil, şahsiyetlerle kurulur.
Yüzyıllar; fikri olan ama o fikrin altında ezilmeyen,
aksiyon alan ama menfaat üretmeyen,
konuşan ama bedel ödemeye hazır olan nesillerle kurulur.
Gençlik bizimle deniliyor.
Doğru.
Ama hangi gençlik?
Sorgulamayan mı?
Ezberlenen cümleleri tekrar eden mi?
Yoksa fikri olan, itirazı olan, bedel ödemeye hazır olan mı?
Necip Fazıl’ın mirası bir vitrin değildir.
Bir müze hiç değildir.
O miras bir yükümlülüktür.
O yükümlülük şunu söyler:
“Beni anlıyorsan, rahatını boz.
Beni seviyorsan, risk al.
Beni okuyorsan, bedel öde.”
Bugün herkes Necip Fazıl’dan konuşuyor ama az kişi onun yalnızlığını konuşuyor.
Herkes onun fikirlerinden bahsediyor ama az kişi onun çilesini taşıyor.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Çünkü fikir, çilesiz kaldığında süs olur.
Dava, bedelsiz kaldığında etiket olur.
İdeal, aksiyonsuz kaldığında retorik olur.
Necip Fazıl bu topraklarda şunu öğretti:
Hakikat, konforu sevmez.
Doğru, kalabalığı garanti etmez.
Fikir, sahibini sınar.
Bugün bize düşen;
onu daha çok anlatmak değil,
onu daha çok taşımaktır.
Ve belki de en zor soru şudur:
Necip Fazıl bugün yaşasaydı,
bizim yanımızda mı olurdu
yoksa bizi de mi eleştirirdi?
Bu soruya cesaretle cevap veremeyenlerin,
Üstadı yalnızca anmaya hakkı vardır; temsil etmeye değil.
Çünkü dava, hatıra değildir.
Dava anılmaz, yaşanır.