Son Pişmanlık da Fayda Edebilir
Elime Nilgün Marmara´nın günlüğünden bu cümleler düştü. Sonra yüreğime kaçtı ve kâğıda damladı pıt pıt. Koyuydu bu damlalar. Kâğıtla buluşmayı ve sizlere kavuşmayı hak ettiklerini düşündüm. Denize kavuşan nehir gibi mutlular şimdi. Nilgün Marmara´yı, pek erken aramızdan göçmüş bir sanatçımızı da yâd etme fırsatımız olsun bu, ne dersiniz?
Can ne aziz bir şey olsa gerek. Bir kez terk etti mi şu beden kafesini, sonrasının bilinmezliği tüyleri ürpertiyor. Onu hep pışpışlamalısınız tam da bu nedenle. Şakaya gelmez. Zora gelmez. Tanrı armağanıdır o ve başımızın üstünde taşımak cidden çok zekice olur. Ama ben burada körü körüne bir nefis putlaştırmasından bahsetmiyorum tabii ki. Kastım, aldığımız nefesin sayılı oluşu ve yaşam amacımızı gerçekleştiremeden veda busesine maruz kalmamızın ruhumuz adına çok incitici olacağı.
Ezanlar kimin için okunuyor?
İşte o ezanın bizim için okunduğu dakikalar, naçiz vücudumuz doğaya karışırken sonsuzluğa alnı ak uzanışımızı kutsayan bir seremoniye dönüşmeli. Bir tür kutlama olmalı yani. Yoksa Mevlana ölümü bir düğün gecesi olarak niteler miydi?
Bir kaşık suda boğulmuş küçük hayatlara mahkûm bırakılıyor insanlar. Çevremize biraz alıcı gözle bakarsak minik sınavlarda büyük başarısızlıklar avlamış ve sonrasında bunlardan böbürlenerek bahseden çok insan görürüz. Bakın, dikkat edin, avlamış dedim. Yani öyle mağduriyet falan değil anlatmak istediğim, bayağı, bile isteye başarısızlığı seçmiş. Can´dan ve candan uzatılan lokmayı kabul etmemiş. Saçını süpürge etmiş, ayağına kara suları indirmiş, kızını diziyle beraber dövmüş, düşenin düştüğü yeri az görüp tekme üstüne tekme savurmuş, şah damarından yakınlığı falan hiç tınmayıp önüne gelenin kölesi olmuş, seveni sevmemiş, sevmeyenin ardından koşmuş, küçük hesapların peşinde yüzü kırış kırıştan görünmez olmuş. Ha bir de dişleri dökülmüş, kaldırımda yürürken kediyi tekmelemiş, haddini bilmemiş, bolca dedikodu yapmış, Kalu Bela´da verdiği sözün dışında her bir uğursuz eylemi ustalıkla yapmış ve en son iki eli böğründe yığılakalmış musalla taşına.
Oğuz Aral´dı sanırım, “İnsan sevmenin zararlarını düşünüp yine de insan sevmek” diye bir şeyden bahsediyordu. Belki bir kitabı belki bir röportajında. Ne hoş ne anlamlı bir cümle. Tanrı´yı da ancak insan seven biri sevebilir. Ve O´nun armağanlarını da memnuniyetle kabul eder. Vakti geldiğinde ise dostlara selam edip tatlı bir tebessümle uçmağa gider. Beden dediğin nihayetinde bir kıyafet. Ama o kıyafet olmadan da dünya sularında gemimizi yürütemeyiz. Gemi karaya oturursa emanete hıyanetten hüküm giyer, selâmız verilirken pişmanlık kanatlarında ârâfa uçarız.
Ya sonra?
Her şeye rağmen son pişmanlık fayda verir mi? Bazen ve bence “evet”.
Ama tek şartla.
Sadece ve sadece O´nu seçmek!
Bu seçimin nasıl yapılacağını da kalbimiz bilir. Dünya kalbimizle olan bağlantımızı türlü yalanlarla koparmıştır. Eee normaldir, zira yalan dünyadır zaten. Biz de ona yardım ve yataklık yapmaktan geri kalmamışızdır. Ya günahlarımızla ezilmiş ya da sevaplarımızla övünmüşüzdür. “Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim, aşkın ile avunurum” dizelerini ezber etmiş velâkin zırnık anlamamış, baklava şerbetinin kıvamı kadar bile bu anlamamışlıklarımızı dert etmemişizdir.
Dert edelim artık. Dert listemizi bir iyi gözden geçirelim. Gerçek derdimizi bulalım. Çünkü onu bulduğumuz yerde tadına doyum olmaz bir derman bizi beklemekte.
Gül köşesinden sevgilerle. Birlikte şifalanalım.