Dokumacı Kuş Konukluk Talep Eder:Evde misin?
Sen…
Bazen bir kelimenin sığmadığı kadar derin, bazen bir suskunluğun içinde bile konuşan bir anlamsın.
Sen…
Yüzünde taşıdığın o sakinliğin ardında, dünyaya direnmeden ama dünyayı değiştiren bir güçsün.
Sen…
Kırılganlıkla gücü aynı anda avuçta tutabilen, incinse de incitmeyen bir zarafetsin.
Ve Sen…
İçindeki ışığı hiçbir gölgeye teslim etmeyen, kendin kalabilme cesaretinle bana büyümeyi öğretensin. Teşekkür ederim.
Babalar Günü´ne ve tüm “Baba”lara armağan edelim bu yazıyı.
Hak eden ya da hak etmediği düşünülen tüm babalar için kutlu olsun.
Belki insanların bir şeyleri bir türlü hak edemiyor oluşları kendilerinin ve diğerlerinin çoktan buna inanmış olmalarıyla ilgilidir. Herkes bana katılmayacaktır bu konuda ve son derece normaldir bu katılmama kararı. Ancak an itibariyle benim romantik takılasım var. Bir gülümsedim şu an. Her vakit kamunun ortak yargılarını benimseme halinde olacak değilim. Hatta ayağımı gazdan çekmeyecek ve hak etmediği düşünülen babaların gününü daha bir kutlu ilan edeceğim. Anneler için de geçerli kutlayışım. Ancak bu ay Babalar Günü var.
Evet, insanlar hatalar yapıyor, can yakıyor ve baba sıfatıyla da sürdürebiliyorlar sıkıntılı eylemlerini. Keşke olmasaydı. Baba kavramının bir çocuğun yaşamında temsil ettiklerini küçücük bile idrak ettiğimizde “kötü babalar” için cicisinden bedduacıklar dilimizde sıraya girer, yüreklerimizden kanlı göz yaşları akar, köpüklü duyguların ruhumuzu işgali kaçınılmaz olur. Gel gör ki deva gelmez, şifa uğramaz yurdumuza ki insanlık tecrübe etmiştir bedduaların boşluğa yapılan yatırımlar olduklarını.
Kanı su ile yıkamaktan başka çare verilmemiş bahtımıza. Yeter ki sular kesilmesin. Kesmeyelim biz o suları. Alışılageldik yargıları etrafa saçmayı sürdürmek suları kesmek demektir.
Affedilemeyecek şeyler de var denilebilir ki, doğrudur. Gerçek bir bağışlama ziyadesiyle pahalıdır. Öte yandan yalan dünyada ne varsa olmuş ve sonra olabilecek tüm çirkinlikler toptan bir “af” ile yok edilebilir. Çok ütopik, çok faydasız gelebilir kulaklarımıza ilk başta. Yine de deneyebiliriz. O insan, her kimse ve ne günahlar yapmış ise “sıfır noktasından” bir yaklaşım sergilenebilir ve mucizeler doğabilir. Nihayetinde geçmişin yükleri ve suçlamalar kimseyi cennete taşımamış. İlişki ve iletişim masalarına “tam o an, şimdi ve burada” var olan insanlar değil de bilinçaltının çöplükleri konula konula yer gök savaş ve acı olmuş.
Yer gök aşk da olabilirmiş…Bu aşk, bilim insanlarının dediği gibi en fazla iki yıl üç ay dört hafta kırk sekiz saniye falan sürmüyormuş. İlahi cinstenmiş ve sonsuzmuş. Çöpleri yani geçmiş inanç ve yargıları ait oldukları yere göndermek şartıyla. Gönderelim gitsin. Niye misafir ediyoruz ki? Yani misafirlik bile üç günlüktür. Hem başka konuklar gelecek hanelerimize bin yıldır bekliyorlar. Mesela, Dokumacı Kuş!
Sayın Hanım ya da Sayın Bey Okurum.
Yuvayı dişi değil erkek kuşun yaptığı kuşlardan hani. Hiç duydun mu? Yuvalarını dokuma sanatı şeklinde inşa ediyorlar. Bir mühendis marifetiyle çalışıyorlar resmen. Yuvaların içine girilen açıklıklar altta veya yan tarafta bulunuyor ve zeki plan sayesinde tehlikeli canlıların “canı” epey sıkılıyor. Çünkü yuvaya giremiyorlar. Tam bir mahremiyet dehası.
Her babanın içinde bir dokumacı kuş vardır. Bazen biraz derine kaçmış olsa da üzüm bakışlar ve gerçek bir şans verişin iş birliği çok tatlı bir kadere mimarlık edebilir. E “Dokumacı Kuşumuz” mimar zaten. Her an kapın çalabilir. Evine çökmüş yaşlı ve çirkin konuklara bir veda busesi kondur ve yuvanı sil baştan inşa et. Buna değer.