HİKÂYEDEN YAŞAMAK
“Benim adım bile yok anne. Bana hiç adımla seslenmedin!” (Al, 2025, 99)
Türkiye’de uzun yıllar edebiyat sosyolojisindeki kuraklık beni rahatsız etmişti. Bu kadar derin ve geniş bir kültürel üretime sahip olan, son derece kıymetli yazarların kalem oynattığı Türkiye’de edebiyat sosyolojisinin gelişmemiş olması, elbette üzücü olması gerekirdi. Mekânın Poetikası’na dolayısıyla şu en bildik Necip Fazıl’ın Kaldırımlar veya Yahya Kemal’in Kocamustafa Paşa, Orhan Veli’nin yüksek kaldırımı anlattığı şiirlerine şiirine Gaston Bechelard ve Henri Lefebre ile girmek,
ayrıntılarında ve etkileşimlerinde Ervin Gofman ile yol almak,
kendilik ve iktidar ilişkilerine Michel Foucault ile
dahası Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden, Yalnızız romanlarına kadar ve daha sayısız esere sosyolojik bakış açısıyla bakmak cesaret istese de bir amatör için heyecan verici olsa gerekti.
Son yıllarda edebiyat ile sosyoloji barıştı (küs müydü bilmiyorum ama). Bu benim için coşku verici oldu. Köksal Alver Hoca’nın rehberliğinde ortaya çıkan edebiyat sosyolojisi incelemeleri ise bunun için son derece kıymetli bir başlangıç fişeği oldu.
Böyle bir girişi neden yaptım “Hikâyeden Yaşamak” başlığını koymuşken?
Kurgusal gerçeklik ile olgusal gerçeklik birbirinin içine geçmiştir. Edebiyat der Köksal Alver gerçekliğin başka bir dille ifadesidir (Alver, 2012, 15).
Gerçeklik ne değildir ki? Ya da hikâye nedir? Adem Phillips “Kaçırdıklarımız”da yaşanmamış bir hayata övgü sunar. Büşra Ayar Al’ın Hikâyeden Yaşamak kitabı da tam burada devreye girer. Acı ile sevincin, karamsarlık ile ümidin, içsel ile dışsal olanın ve çok daha önemlisi zamanın ve mekânın harmanlandığı kitap, bizi hem kendi hikâyemizden hem de ötekinin hikâyesinden yaşamaya davet ediyor.
“Ya ben öleyim mi söylemeyince” der Yunus Emre. Öyle değil mi? Doğu Türkistanlılar Doğu Türkistan’da, Filistinliler Filistin’de bombalanıyor ama insanlık her yerde ölüyor.
Elbette inadına yaşamak (Al, 2025, 9) Tam da Yunus Emre’nin söylemiyle örtüşüyor. Hikâyeden Yaşamak Büşra Ayar Al’ın elinde eylemeye dönüşüyor. Söylemeyince ölmek! “Söyleme ile yaşam arasındaki yıkılmaz köprü! İnsan söylemeyince boğulur; içindeki onu yiyip bitirir.” (Alver, 2012, 21).
Al, bize kitabında bizim içimizdekini söylüyor, bu bir ayna tutma değil, bir eyleme biçim, harekete geçirme, öteki ile bir empatiyle birlikte daha çok yaşama daveti.
Anlatıcı, hem hikâyenin oluşumunda hem de topluma yayılışında merkezi figürdür. Anlatıcı olmasa hikâye olmazdı, ihtimal. “Bir anlatıcı olarak edebiyatçı, bize var oluşumuzu, var oluş sırlarımızı duyuran kişidir.” (Alver, 2021, 33).
Yazan bir insan olarak bir metin oluşturmanın bütün zorluklarını biliyorum. Ancak bir hikâye yazmak sadece cesaret ve bilgi istemiyor. Duyumsamak, onu içselleştirmek ve onu bir dert haline getirip olgunlaştırarak sonrasında ötekinin anlayışına sunmak çok çetrefilli bir yol, hatta yollar.
Görkemli bir satırın, bir kulağın ruhunda büyük etkisi olabilir. Böyle bir satır, silinmiş hayalleri canlandırır. Yazının, edebiyatın, söylemenin ve haliyle sözün, önceden kestirilemezliğini de hem onaylar hem onaylattırır. Sözü önceden kestirilemez haline getirmek, sadece bir özgürlük deneyimi değildir. Aynı zamanda yazar ile okur arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelir.
Kemalettin Tuğcu’dan, Peyami Safa’dan Mustafa Kutlu’ya, Hasan Ali Topbaş’a ve diğer bütün hikâyecilere yazarların sosyolojiyle oynaşması ne hoş. Kimi yazarlar sansür endişesi veya bizzat otosansüre takılıyor ve tam o derinliği yakalayacağı, okuyucuyla hemhal olacağı yerde kalemlerinden çıkan cin’in kafasına vurup öldürüyorlardı.
Aynı zamanda Babıali Kültür Yayınları’nın baş editörü olmak gibi zorlu bir görevi ifa eden Büşra Ayar Al’ın çağdaş öykü kitabı Hikâyeden Yaşamak, özgürlüğü kaleminin varoluş sebebine yerleştiriyor. Dolayısıyla hikâyeleri, bir özgürlük fenomeni olarak kitaptaki ve hayattaki yerini alıyor.
“Hikâyeden Yaşamak” kitabının içindeki capcanlı hikâyelerin, konuları, izleği, düşüncesi, olay örgüsü, duygusu, görüntüsü ve soyut seyirlik unsurları düşünüyor ve bizi düşündürüyor. Yazarın hayal gücü gerçeğin değerini artırıyor. Dolayısıyla Büşra Ayar Al’ın kaleme aldığı hikâye kitabı “Hikâyeden Yaşamak” bir mekâna dönüşüyor. Bu mekân aslında hepimizin yaşadığı bir kendinde ev ve bu ev hem gerçekliği hem he hayaliyle, düşünceleri ve duyguları içinde harmanlıyor. Yazmak ve okumak kişisel bir eylem olduğu kadar artık burada toplumsallaşıyor. Hayatı kötürümleştiren şeyler böylece ortaya çıkıyor. Yani bir ad’ı olmamanın nelere malolabileceği…
Öyle ya, “Benim adım bile yok anne. Bana hiç adımla seslenmedin!” (Al, 2025, 99)
Oysa bütün adlar bize hediye edilmemiş miydi?
“Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti” (Bakara Suresi, Ayet 31).
Söylemeyince unutulan adlar var. Ama söylenmeyen, söylenmedikçe unutulan adların içimizde bir yara olmadığına kim bizi ikna edebilir? Huzursuzluğumuzun, sebepsiz bunalımlarımızın sebebinin söylenmeyen bu adlardan kaynaklanmadığına bize kim ikna edebilir?
Büşra Ayar Al “Hikâyeden Yaşamak” eseriyle ne sadece yaşamın bir hikâye olduğunu, ne hikâyenin sadece bir sandal gibi yaşama işaret ettiğini okuyucuya göstermiyor. Bu sayede şunun ve bunun tekelinden çıkan hikâye organik bir hal alıyor. Dolayısıyla okur, kendinden emilen ve kendine enjekte edilen yaşam karşısında, kitapla kendisi arasındaki ilişkiyi yeniden gözden geçiriyor. Böylece Büşra Ayar Al bize sadece retorikle örülmüş bir metin sunmak yerine bize adımızla sesleniyor.
Kaçırmayın!
Ad’ınız ile seslenmenin ne olduğunu merak ediyorsanız, özellikle bu yaz okunacak kitaplar listesine “Hikâyeden Yaşamak” kitabını da almanızı tavsiye ederim.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Alver, K. (2012), Edebiyat Sosyolojisi İncelemeleri, Hece Yayınları, Ankara
Bachelard, G. (2008) Mekânın Poetikası, Çev: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, İstanbul
Phillips, A. (2015) Kaçırdıklarımız, Çev: Selin Siral, Metis Yayınları, İstanbul,