TEMİZLİK HERKESE LAZIM, YETER Kİ BİZE DOKUNMASIN!
Türkiye’de tuhaf bir adalet anlayışı var.
Herkes yolsuzluğa karşı. Herkes liyakatsizlikten şikayetçi. Herkes devletin temizlenmesini istiyor.
Ta ki kapı kendi mahallesine çalınana kadar.
Dün “Devlet nerede?” diye soranlar, bugün “Neden şimdi?” demeye başlıyor. Dün başkasının gözaltı görüntülerini paylaşanlar, iş kendi tarafına geldiğinde masumiyet karinesini hatırlıyor.
Tersi de var.
Dün hukuk diyenler, sevmedikleri bir isim gözaltına alınınca daha dosyayı görmeden hükmü veriyor.
Çünkü biz çoğu zaman adaleti değil, adaletin bizim istediğimiz sonucu vermesini seviyoruz.
Hırsız Kötüdür. Bizim Hırsız Hariç!
Memlekette yıllardır “temizlik” konuşuluyor.
Belediyede usulsüzlük varsa ortaya çıkarılsın. Kamuda rüşvet varsa üzerine gidilsin. İhaleye fesat karıştıran varsa hesabı sorulsun. Uyuşturucu baronundan mafyaya, kaçakçıdan kamu malına el uzatana kadar kim milletin hakkını yiyorsa devlet ensesinde olsun.
Buraya kadar herkes mutabık.
Sonra bir isim açıklanıyor ve toplum ikiye ayrılıyor.
İsmi sevenler avukat, sevmeyenler savcı oluyor.
Dosyayı gören yok, delili bilen yok; ama herkesin kararı hazır.
“Bizdense bir bildiği vardır.”
“Onlardansa kesin yapmıştır.”
Böyle adalet olmaz.
Adaletin başına “bizim” kelimesini koyduğunuz anda zaten adalet olmaktan çıkar.
Devletin Süpürgesi Mahalle Seçmemeli
Devlet gerçekten temizlik yapacaksa süpürge yalnızca karşı mahallenin kapısında çalışmamalı.
Sağa da gitmeli, sola da. Zengine de uzanmalı, fakire de. Belediye başkanına da dokunabilmeli, bürokrata da. İktidara yakın olana da, muhalefete yakın olana da.
Ölçü kişinin kim olduğu değil, dosyada ne olduğudur.
Ancak toplum olarak bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.
Torpilden şikayet ediyoruz; çocuğumuz işe gireceğinde “tanıdık var mı?” diye telefon rehberini karıştırıyoruz.
Vergi kaçırana kızıyoruz; kendi işimizde “faturasız ne olur?” diye soruyoruz.
Liyakat diyoruz; sıra yakınımıza gelince referans arıyoruz.
Kamu kaynaklarının yağmalanmasına öfkeleniyoruz; devletin küçücük bir imkanını şahsi işimizde kullanınca bunu mesele etmiyoruz.
Sonra akşam televizyonun karşısına geçip memleketin neden düzelmediğini tartışıyoruz.
Oysa büyük çürüme bazen milyonluk çantalarla değil, küçücük cümlelerle başlıyor:
“Bir kereden bir şey olmaz.”
“Herkes yapıyor.”
“Benim işimi bir hallediver.”
Büyük yolsuzlukların küçük sözlüğü budur.
Operasyon Alkışlamak Kolay, İlke Sahibi Olmak Zor
Devletin suç örgütleriyle, uyuşturucuyla, kaçakçılıkla, rüşvetle ve kamu kaynaklarının yağmalanmasıyla mücadele etmesi değerlidir.
Fakat yalnızca sevmediğimiz insanlara operasyon yapıldığında hukuku hatırlıyorsak, burada adalet değil tarafgirlik vardır.
İlke dediğimiz şey zor zamanda belli olur.
Sevmediğin insanın hakkını savunabiliyor musun?
Kendi mahallendeki yanlışa “yanlış” diyebiliyor musun?
Sana dokunmayan adaletsizliğe karşı çıkabiliyor musun?
Mesele budur.
Çünkü namus, karşı tarafın namussuzluğunu anlatmak değildir.
Kendi tarafının yanlışına da karşı çıkabilmektir.
Bir Memleket Sadece Operasyonlarla Temizlenmez
Her şeyi devletten bekliyoruz.
Polis yakalasın, savcı soruştursun, müfettiş bulsun, mahkeme cezasını versin.
Peki biz?
Devleti oluşturan insanlar başka bir toplumdan gelmiyor. O siyasetçi, bürokrat, iş insanı, memur da bizim içimizden çıkıyor.
Bu yüzden sürekli devleti temizleyip toplumsal ahlakı konuşmazsak, zemini silip musluğu açık bırakmış oluruz.
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla operasyon değil.
Daha az ikiyüzlülük.
Kendimize istediğimiz hukuku rakibimize de isteyebilecek kadar karakter; rakibimize uyguladığımız ahlak ölçüsünü kendi mahallemize de uygulayabilecek kadar cesaret.
Devletin temizlik operasyonları elbette önemlidir.
Ama gerçek temizlik, yalnızca kurumların koridorlarında yapılmaz.
Asıl süpürülmesi gereken, “Ben yapınca başka, o yapınca başka” diyen zihniyettir.
O zihniyet değiştiği gün, yalnızca devlet değil, memleket temizlenmeye başlayacaktır.