Keşke…
Kimi insanlar sizin ‘duruşunuza’ bir türlü anlam veremez. Varsayımsal olarak; eğer mesafeli ve hüzünlü bir duruşunuz varsa bunu elde edemediğinizi düşündüğü bir menfaatle ilişkilendirir. Kendi penceresinden o kadarını görebilir çünkü... Her şeyi en basitine indirgediğinden; menfaate taalluk etmeyen bir hususa hüzünlenmenizin de mesafeli duruşunuzun da ilkesel olduğunu akledemez.
Sizin kendisine gösterdiğiniz samimiyeti de yorumlayamaz. Zira hadiseyi menfaate indirgediğinden, bu durumu zaafiyetle ilişkilendirir ve kendisince biraz da küçümser. Hatta kimi zaman aramadığı-sormadığı halde, aranmayı-sorulmayı büyüklük emaresi olarak görür. Arayanı motive eden saikten hiç mi hiç haberi yoktur.
Size düşmanlık ettiği halde sizin ona dost eli uzatmanızı da anlamlandıramaz; zavallı ve saf olduğunuzu düşünür. Oysa siz ne kadar çok şeyi aşarak gelmişsinizdir oralara... Gülümsemeniz bile zaaftır ona göre... Bir sürü planı ve (boş) düşüncesi vardır çünkü hakkınızda... Üstelik sizin bütün bunları göremediğinizi zanneder. Bir ‘hesap’ olmadan (!) olamaz ona göre çünkü bütün bunlar…
Siz bütün bunları aslında onun için değil kendiniz için yaparsınız. Hayatın anlamını çözemediğinden bunu da anlayamaz. Bir başka açıdan da bakarsanız aslında yaptıklarınız onun içindir. Kibrinden eğilip bakamadığından bunu da göremez. Oysa ‘rüyadan’ uyandığında bütün ayrıntıları ile hesabını verecek...
Yüzünüz çok gülmüyorsa, belki de çok düşündüğünüz ve sorumluluk taşıdığınız, onun göremediklerini görebildiği içindir. Düşünmek de sorumluluk sahibi olmak da insana dairdir nitekim… Ya da yüzünüzün gülmüyor olması dava adamlığınızdan-sorumluluğunuzdan-buğzunuzdandır. Öyle ya; Allah-İslam-millet-memleket-ümmet düşmanlarına buğzedilir. Ama o kendi refleksleriyle yine anlayamaz.
FETÖ sürecinde kimileri böyleydi hatırlarsanız. Muhataba hangi delili sunduğunuzun hiçbir önemi yoktu. Alıcılar kapalıydı çünkü... Sonunda olanları da biliyorsunuz... Aşı süreci de öyle; olan bakımından da olmayan bakımından da... Bu sığ-dar bakışları kifayetsizlikleri-niteliksizlikleri önünde bariyerdir. Onu da göremez doğal olarak…
Niteliksiz insanlar kendileri hakkında gerçekte var olmayan şeylere inanma eğilimindedir. Bu, niteliksizlerin kariyer basamaklarını neden nitelikli çalışanlardan daha hızlı aştığı sorusunun da cevabı bir yönüyle... kifayetsiz olduklarını da hiçbir zaman farkedemezler’’ (küçük değişiklikler yapılarak alıntılanmıştır).
Nitelikli insanlar ise kendilerini gerçekte olduğundan düşük gösterme eğilimindedirler. Çünkü nitelikli bir insan kendisine kolay gelen işerin diğer insanlara da kolay geleceği düşüncesindedir. Bundan dolayı da kendilerini ispat ihtiyaçları yoktur.
Sizin mücadeleniz hiç bitmez. Kimi zaman bir ömür sürer; siz görürsünüz ama muhataplarınız görmez-göremez, görmek istemez bir türlü hakikati... Bazen de gördüğü halde direnir; kendisine gerekçe sunarak... Allah Rasulü zamanındaki Yahudilerin önemli bir kısmı da böyleydi; hakikati gördüğü halde gerekçelendirerek ‘kendilerini’ ikna etmişti. Peygamberlerin gördüğü hakikatleri ve ikna edemediklerini düşünün... Hz. İbrahim kimseyi ikna edemedi mesela...
Allah, ölümü hissetmiş bir kişinin üzerinden tasarruf yetkisini kaldırıyor, tevbe kapısını bile kapatıyor. Geciken özür ve helalleşme de geciktiği ölçüde değersiz ve maliyetlidir. En değersiz ya da en maliyetlisi de sonunu, yani ilişkinin bitmesini, kazanacağı-kaybedeceği bir şey kalmadığı zamanı beklemektir. Bu yüzden geciktirilecek, ertelenecek bir şey de yoktur. Özür, helalleşme, gönül alma da bunların içerisindedir; maliyetine katlanarak...
‘Yok’ diyorsanız eğer bunlara; Allah'ın hükmünü beklemen gerekecek… O büyük günü... Din gününü-hesap gününü... Bu refleks cehaletin dip yapmış şeklidir. Hiç ahirette başına gelecek olanların farkında olmayan insan akıllı insan olur mu?.. Ne kadar akılsız olduğunu o gün anlamak durumun en faydasız halidir. Her ne kadar muhataplar adına iç geçirsek de Allah'ın bize gösterdiği hakikatin yanında yer almaya devam edeceğiz elbette; o büyük hakikatte (günde) yüzümüzün aydınlık olması adına...
Bu da kendime ilişkin;
Keşke hatırladığım her insana içimden 'dua etmek' gelse...
Keşke insanları 'hatıralarıyla' hatırlasam...
Keşke tanıdığım insanları hatırlayınca içim 'burkulmasa…’ '
Keşke kimi insanları hatırladığımda 'şeytanı da hatırlamasam...'
Keşke hayatımdaki kimilerini hatırladığımda ‘laneti’de hatırlamasam…
Keşke, keşke, keşke... Ama sünnetullah işte; şükrü gerektirdiği kadar sabrı da gerektiriyor.
İşte böyle... Kimi insanlar vardır ki; kendisini ifade edeceği tek varlığı para-makam gibi somut gücüdür. Oysa düşünen adam hakikati görmüştür: 'bazı insanlar, öylesine fakirdir ki; tek varlığı parası-zenginliğidir' (söz alıntıdır). Anlayana tabii...