ZAMAN - EN PAHALI BEDEL, EN UCUZ ZANNEDİLEN ŞEY
(Zaman ve Değer Üzerine…)
Bir insan maaşı neden alır?
Bu soru yıllardır yanlış soruluyor.
Çünkü maaş, zannedildiği gibi yapılan işin karşılığı değildir. Maaşın karşılığında verilen şey iş değil, zamandır. Ve zaman, bu hayatta en sınırlı, en geri gelmez, en pahalı kaynaktır.
Para sınırsızdır.
Devlet basar, banka üretir, piyasa çoğaltır, sistem genişletir.
Ama zaman…
Kimsenin üretemediği, kimsenin stoklayamadığı, kimsenin geri alamadığı tek şeydir.
Bir insan çalışırken, aslında sınırsız bir kaynağa ulaşmak için en sınırlı olanı verir:
Zamanını, enerjisini, sağlığını, zihnini, kabiliyetini, en verimli saatlerini…
Ve çoğu sistemde bu bedel, olması gerekenden çok daha ucuza satın alınmaya çalışılır.
Bugün her yerde aynı cümleleri duyuyoruz:
“Kaliteli hizmet istiyoruz ama bütçemiz sınırlı.”
“İyi eleman arıyoruz ama maaşlar belli.”
“Çok şey bekliyoruz ama piyasa şartları ortada.”
Bu denklem yanlıştır.
Ve yanlış denklemler, uzun vadede çöküş üretir.
Kaliteli hizmet, ucuz olmaz.
İş bilen insan, düşük bedelli bir gider kalemi değildir.
Değer üreten insan, maliyet değil yatırımdır.
Ya bu hizmet yüksek bir maaşla satın alınır,
ya da makul bir maaş güçlü bir prim – yan hak sistemiyle kazan–kazan modeline dönüştürülür.
Ama ikisi bir arada olmaz.
Yani hem düşük maaş,
hem yüksek beklenti,
hem tam sadakat,
hem maksimum performans…
Böyle bir dünya yok.
Şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Hiç kimse tek başına sağlam, kalıcı ve büyük bir organizasyon kuramaz.
Ne patron tek başına,
ne yönetici,
ne sistem,
ne marka…
Organizasyonları ayakta tutan;
iş bilen, işine değer katan, ahlaklı, vizyoner, öğrenen ve öğrendiğini katma değere dönüştüren insanlardır.
Ve bu insanların bir bedeli vardır.
Bu bedel ödenmeden;
sadakat beklemek,
verim talep etmek,
krizde omuz istemek,
fedakarlık çağrısı yapmak ahlaki değildir. Gizli bir yararlanmadır.
Bir insanın verdiği şey sadece mesaisi değildir.
Zaman verir.
Sağlık verir.
Enerji verir.
Ailesinden, kendinden, hayallerinden eksiltir.
Ve şunu hiçbir sistem kabul etmek istemez ama gerçek budur:
Dünyadaki tüm servetler bir araya gelse, bir insanın geçen bir saniyesini geri satın alamaz.
Ne büyük şirketler,
ne yüksek bütçeler,
ne katma değerli sektörler,
ne de devletlerin toplam bütçesi…
Hiçbiri, geçen bir saniyeyi geri getiremez.
O yüzden bir insan çalışırken aslında hayatının en kıymetli parçalarını verir.
Bu yüzden;
işini bilen,
ahlaklı,
sorumluluk alan,
vizyonu olan,
şirkete değer katan,
öğrenen ve öğrettiğini sisteme kazandıran insan
ucuz değildir.
Hiçbir zaman da olmamalıdır.
Bunu görmeyen sistemler ayakta kalamaz.
Bunu bilip de görmezden gelen yapılar ise er ya da geç çöker.
Bu yazıyı okuyan herkes için bir aynadır bu satırlar.
Ahlaklı İşveren için soru şudur:
“Ben gerçekten ne istiyorum ve bunun bedelini ödüyor muyum?”
Ahlaklı Çalışan için soru şudur:
“Ben gereken sorumlulukla hareket ediyor muyum, işimi önemsiyor ve değer katıyor muyum, şirkete kattığım değerin farkında mıyım, yoksa zamanımı ucuza mı satıyorum?”
Çünkü gerçek şudur:
Kimsenin emeği bedava değildir.
Kimsenin bilgisi, birikimi, kabiliyeti ve karakteri ucuz değildir.
Ve hiç kimse, en değerli şeyini —zamanını— fark edilmeden, değersizleştirilerek vermek zorunda değildir.
Zaman, hayattaki en pahalı bedeldir.
Ve onu kime, nereye, neye karşılık verdiğimizi bilmek;
hem insanlık, hem ahlak, hem de gerçek bir medeniyet meselesidir.
Zamanını ucuza verenin,
Hayatı pahalıya gider.
Dipnot:
Bu yazı; işiyle değer üreten, ahlakı ve hakkaniyeti merkeze alan işverenler ile sorumluluk sahibi çalışanlar içindir.
Karşılıklı emeği ve zamanı değersizleştiren yaklaşımlar bu yazının muhatabı değildir.