MAKAMIN DEĞİL, ADAMIN PEŞİNDE OL
Bir devletin kaderini kanunlardan önce insanlar belirler.
Bir teşkilatın yükselişini bütçelerden önce kadrolar belirler.
Bir şirketi sermayesinden önce ekibi büyütür.
Bir medeniyeti ise binalar değil, insanlar inşa eder.
Bu yüzden asıl mesele, "Kimi görevlendireceğiz?" sorusudur.
Çünkü yanlış insan; doğru sistemi bozar.
Doğru insan ise eksik sistemi bile ayakta tutabilir.
İslam medeniyeti bunun üzerine inşa edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa'nın (a.s.) kıssasında şu iki ölçü verilir:
"İş için tutacağın en hayırlı kimse; güçlü ve güvenilir olandır."
İşte bütün yönetim ilminin özeti budur:
Güç (ehliyet) ve güven (ahlak).
Birisi eksik olduğunda devlet de zarar görür, millet de...
Sadece dürüst olmak yetmez; işi bilmiyorsa emaneti taşıyamaz.
Sadece yetenekli olmak da yetmez; güven vermiyorsa emaneti istismar eder.
Ömer bin Hattab (r.a.), valilerini seçerken onların yalnızca bilgisine değil; halkla ilişkisine, tevazusuna, adaletine ve mal karşısındaki duruşuna da bakardı.
Çünkü biliyordu ki;
Bir devleti yıkan dış düşmanlardan önce, içeride yanlış görevlendirilen insanlardır.
Nizamülmülk, asırlar önce kaleme aldığı Siyasetname adlı eserinde hükümdarlara en çok kadro seçiminden bahsetmiştir. Çünkü biliyordu ki kötü vezir, iyi sultanı bile yanlış yönlendirebilir.
Kınalızade Ali Efendi ise devletin adaletle yaşayacağını söylerken aslında adaleti uygulayacak insanların önemine işaret ediyordu.
Osmanlı'da "liyakat" yalnızca bilgi demek değildi.
Ahlak...
İffet...
Vakar...
Sadakat...
Ve emanet duygusu da liyakatin ayrılmaz parçalarıydı.
Çünkü devlet, yalnızca akıllı insan aramazdı.
Karakter sahibi insan arardı.
Türk-İslam devlet geleneğinde görev hiçbir zaman ödül değildir.
Görev, emanettir.
Makam, üstünlük değil; hesap verme yeridir.
Bu yüzden büyük devlet adamları önce insan yetiştirmiş, sonra devlet yönetmiştir.
Çünkü bilirlerdi ki;
Yanlış komutan savaşı kaybettirir.
Yanlış kadı adaleti yıkar.
Yanlış vezir devleti çökertir.
Yanlış öğretmen bir nesli kaybettirir.
Yanlış yönetici ise umutları tüketir.
Peki doğru insan nasıl seçilir?
Önce karakterine bakılır.
Çünkü bilgi öğretilir; karakter çoğu zaman sonradan inşa edilmez.
Sonra ahlakına bakılır.
Çünkü ahlakı olmayanın zekası tehlikeye dönüşebilir.
Sonra kabiliyetine bakılır.
Her insan değerlidir; fakat herkes her işe uygun değildir.
Balığa ağaca tırmanmayı öğretmeye çalışmak da, kartalı kümes bekçisi yapmak da israftır.
İnsan tabiatı doğru okunmalıdır.
Kimi kriz yönetir.
Kimi insan yönetir.
Kimi üretir.
Kimi planlar.
Kimi anlatır.
Kimi inşa eder.
En büyük yöneticilik; insanı kendi fıtratına en uygun yere koyabilmektir.
Liyakat yalnızca diploma değildir.
Tecrübedir.
İstikrardır.
Sorumluluk alabilmektir.
Sonuca ulaşabilmektir.
Ve en önemlisi; emanetin hakkını verebilmektir.
Ehl-i sünnet anlayışı da yöneticide adaleti, istişareyi, emaneti korumayı ve kamu hakkını gözetmeyi esas alır.
Çünkü yönetim bir güç gösterisi değil, kul hakkının en ağır imtihanlarından biridir.
Bugün ister devlet başkanı olun...
İster belediye başkanı...
İster genel müdür...
İster vakıf başkanı...
İster şirket sahibi...
İster okul müdürü...
Değişmeyen tek gerçek şudur:
Göreve size en yakın olan değil;
En sadık görünen değil;
En çok alkışlanan değil;
En çok çalışan da tek başına değil...
Göreve en layık olan getirilmelidir.
Çünkü dostluk geçer.
Akrabalık geçer.
Siyaset değişir.
Menfaat biter.
Fakat yanlış seçilen bir insanın verdiği zarar bazen yıllarca telafi edilemez.
Gençlere de söyleyeceğimiz söz şudur:
Makam kovalamayın.
Kendinizi yetiştirin.
Çünkü gerçekten ehil olan insanın peşinden makam gelir.
Milletlerin geleceği; doğal kaynaklarında değil, yetiştirdiği insan kadrosundadır.
Bir ülkenin en büyük serveti petrolü, doğalgazı, savunma sanayisi değil;
Altını değil;
Toprağı değil;
Bu kaynakları yönetecek doğru insanıdır.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir devleti ayakta tutan binalar değildir.
Doğru seçilmiş, ahlaklı, ehil ve liyakat sahibi insanlardır.
Çünkü makamlar insanı büyütmez.
İnsan, makamı büyütür.