KÜLTÜRÜN YOLUNU KAYBEDEN FESTİVAL
Bir şehrin meydanında kurulan sahne, yalnızca ses yükseltmez; bir medeniyetin neyi alkışladığını da ilan eder.
"Kültür Yolu" deniliyor.
Peki hangi kültürün yolu?
Kökü toprağında olmayan bir ağacın gölgesi olmaz. Bir millet de kendi inancını, tarihini, irfanını ve estetik anlayışını merkeze almayan bir anlayışla kültür inşa edemez. Çünkü kültür, konser takvimi değildir; kültür, bir milletin ruhudur.
Bugün "kültür" adına önümüze konulan tabloya bakıyoruz. Aynı isimler, aynı sahneler, aynı popüler yüzler, aynı tüketim dili... Şehrin ruhuyla bağı olmayan bir gösteri düzeni... Sonra da adına "kültür" deniliyor.
Oysa Konya, yalnızca taş binalardan ibaret değildir.
Konya; Mevlana'nın sükutu, Şems'in ateşi, Sadreddin Konev'nin tefekkürü, Sultan Selim Camii'nin gölgesidir. Böyle bir şehrin kalbine, popüler kültürün geçici alkışlarını taşıyıp bunu "medeniyet etkinliği" diye sunmak, en hafif ifadeyle büyük bir kavram karmaşasıdır.
Bir millet, kendi çocuklarına kimi örnek gösteriyorsa yarın ona dönüşür.
Gençlerin önüne irfan ehli yerine şöhret sahiplerini, fikir adamları yerine magazin kahramanlarını, sanatın derinliği yerine gösterinin parıltısını koyarsanız; ortaya kültür değil, tüketim çıkar. Alkış olur ama iz bırakmaz. Kalabalık olur ama ruh oluşmaz.
Asıl soru şudur:
Bir festival gerçekten kültürü mü büyütüyor, yoksa kültürün boşalttığı alanı eğlenceyle mi dolduruyor?
Mesele konser yapılması değildir.
Mesele, hangi değerlerin merkeze alındığıdır.
Bir milletin kültür politikası, en yüksek sesli hoparlörlerle değil; en sağlam fikirlerle kurulur. Kültür Bakanlığı'nın görevi yalnızca organizasyon yapmak değil, bu milletin hafızasını korumaktır. Hafızasını kaybeden toplumlar, yönlerini de kaybeder.
Bugün ihtiyacımız olan şey; daha büyük sahneler değil, daha büyük fikirlerdir.
Daha yüksek ses değil, daha derin sözlerdir.
Daha fazla ışık gösterisi değil, daha fazla medeniyet şuurudur.
Çünkü bir medeniyet, kendi köklerinden utanmaya başladığı gün değil; onları yeniden hatırladığı gün ayağa kalkar.
Kültür, alkışın ömrü kadar kısa olamaz.
Kültür; nesillerin omuz omuza taşıdığı emanettir.
Ve emaneti gösteriye dönüştürenler, günü kurtarabilirler; fakat tarihi inşa edemezler.
Bir medeniyetin sembolleri; günü kurtaracak gösterilerin değil, nesilleri yetiştirecek anlayışın merkezinde olmalıdır.
Elbette sanat olacaktır.
Elbette müzik olacaktır.
Elbette insanlar bir araya gelecektir.
Fakat bunların hepsi, bu milletin ruhunu büyüten bir anlayışın parçası olduğunda anlam kazanır. Aksi halde geriye yalnızca yüksek ses, parlak ışık ve ertesi gün unutulan bir kalabalık kalır.
Bizim itirazımız sanata değildir.
Bizim itirazımız, kültür kavramının içinin boşaltılmasınadır.
Bizim itirazımız, bu milletin asırlardır yoğurduğu medeniyet mirasının, popüler kültürün gelip geçici rüzgarına teslim edilmesinedir.
Biz gerçekten bir kültür yolu mu inşa ediyoruz; yoksa kendi kültürümüzden uzaklaşan bir yol mu açıyoruz?
Tarih, bu soruya verilen cevabı yalnızca bugünün alkışlarıyla değil, yarının çocuklarıyla yazacaktır.
Buradan, bu programların hazırlanmasında sorumluluk taşıyan bütün karar vericilere, ilgili bürokratlara ve kültür politikalarını şekillendiren yetkililere samimi bir hatırlatmada bulunmak isteriz.
Bir şehrin kültürünü planlamak, o şehrin meydanına sahne kurmaktan ibaret değildir. Her şehrin bir hafızası, bir karakteri, bir vicdanı vardır. O hafızayı dikkate almayan, o karakteri okumayan ve o vicdanın sesini duymayan hiçbir kültür programı, ne kadar görkemli olursa olsun gerçek anlamda başarıya ulaşamaz.
Konya'yı anlamadan Konya için, Bursa'yı anlamadan Bursa için, Diyarbakır'ı anlamadan Diyarbakır için kültür programı hazırlanamaz. Çünkü şehirler yalnızca coğrafi sınırlarla değil, asırların inşa ettiği kimlikleriyle yaşarlar.
"Kültür Yolu" adını taşıyan bir festivalin en temel vazifesi; insanları ortak değerlerde buluşturmak, toplumun tamamına "Bu program beni de temsil ediyor." duygusunu hissettirebilmektir. Eğer bir organizasyon, adında kültür taşıdığı halde toplumun önemli bir kesiminde derin bir rahatsızlık oluşturuyor, insanlarda aidiyet değil yabancılaşma hissi meydana getiriyorsa; burada durup yeniden düşünmek, eksikleri cesaretle görmek gerekir.
Çünkü kültür ayrıştırmaz; birleştirir.
Kültür ötekileştirmez; kuşatır.
Kültür, bir milletin ortak vicdanında karşılık bulduğu ölçüde kültürdür.
Kamu kaynakları da milletin emanetidir. Bu emanetin, toplumun farklı kesimlerini karşı karşıya getirecek tartışmaların değil; ortak hafızayı güçlendirecek, medeniyet birikimini yaşatacak ve gelecek nesillere aktaracak çalışmaların hizmetinde kullanılması en büyük sorumluluktur.
Hiç kimse aynı sanat anlayışını paylaşmak zorunda değildir. Fakat kültür politikası, toplumun tamamını kucaklayacak ortak zemini inşa etmek zorundadır. Çünkü devletin görevi, herhangi bir beğeniyi toplumun bir kesimine benimsetmeye çalışmak değil; milletin müşterek değerlerini koruyarak ortak aidiyeti güçlendirmektir.
Temennimiz; bundan sonraki programların hazırlanmasında yalnızca popüler olanın değil, bu milletin tarihinin, inancının, medeniyet tasavvurunun, şehirlerin ruhunun ve halkın hassasiyetlerinin de aynı titizlikle dikkate alınmasıdır.
Çünkü kültür, bir milletin kimliğidir.
Kimliğini zayıflatan hiçbir faaliyet, adına ne denirse densin kültüre hizmet edemez.
Ve unutulmamalıdır ki; bir festivalin gerçek başarısı, kaç kişinin alkışladığıyla değil; geride kaç gönlü incitmeden, kaç gönlü aynı ortak değerde buluşturabildiğiyle ölçülür.